Cihat Tekin: Meltem TV 0542 244 87 75

TEFSİR USULÜ KAYNAKLARI 6

1- KURULUŞ DÖNEMİ: 6

A) Sahabilerden: 6

B) Tabiinden: 6

2- TEDVİN VE TE’LİF DÖNEMİ: 6

3- MÜSTAKİL VE KAPSAMLI TEFSİR USULÜ ÇALIŞMALARI: 7

3. Asır 7

4. Asır 7

5. Asır 7

6. Asır 8

8. Asır 8

9. Asır 8

10. Asır 8

11. Asır 8

12. Asır 8

14. Asır 9

4- ASRIMIZDAKİ DİĞER TEFSİR USULÜ ÇALIŞMALARI: 9

5- KUR’AN ARAŞTIRMALARINA İLİŞKİN ÇALIŞMALAR: 9

6- TÜRKÇE TEFSİR USULÜ ÇALIŞMALARI: 10

7- MÜSTEŞRİKLERİN ÇALIŞMALARI: 11

KUR’AN TARİHİ 12

KUR’AN-I KERİM.. 12

1- Kur’an Kelimesinin Aslı 12

2- Kur’an’ın Tarifi: 12

3- Kur’an’ın Diğer İsimleri Ve Vasıfları: 13

4- Kur'ân'ın Toplanması: 14

5- Kur'an-ı Kerîm'in Muhtevası: 15

6- Kur’an’ın İ’cazi Özellikleri: 17

7- Kur’an’ın Muhteviyatı: 18

1. İbadetler: 18

2. Muâmeleler: 18

a. Adalet: 19

b. Şûrâ: 19

c. Yardımlaşma: 19

d. Koruma: 19

8- Kur’an İle Kudsi Hadis Arasındaki Fark: 19

KUR’AN-I KERİM’İN NÜZULÜ.. 20

A) VAHİY: 20

1) Vahiy ve Mahiyeti: 20

2) Vahyin Çeşitleri: 21

1) Gayr-i İlahi Vahy: 21

2) İlahi Vahiy: 21

3) Vahy-i Metlüv- Vahyi Gayrı Metlüv (Okunan vahiy ve okunmayan vahiy) 22

a) Kur’an’ın Özellikleri: 22

b) Kudsî Hadis. 23

3) Vahyin Başlangıcı: 23

4) Vahyin Geliş Şekilleri: 24

5) Allah’ın Meleklere Vahyetmesinin Keyfiyeti: 25

6) Vahiy Esnasında Rasulullah’ın Durumu: 25

7) Vahiy Katipleri: 26

8) Vahyin Yazıldığı Malzemeler: 26

9) Vahye Ait Bazı Terimler: 26

İLHAM: 27

B) AYET: 27

1- Ayet Kelimesinin Anlamı: 27

Ayet Kelimesinin Kur’an’daki Anlamları: 28

l- Delil, Burhan: 28

2- Mucize: 28

3- Alâmet, Nişan: 29

4- Acayip, Garip İş: 29

5- İbret: 29

6- Kıyamet Alâmeti: 29

7- Kur’an’ın Tümü Veya Belli Bölümleri: 29

8) Yüksek Bina: 30

9) Cemaat: 30

2- Ayetlerin Sayısı: 30

3- Ayetlerin Sure İçindeki Tertibi: 30

4- İlk Nazil Olan Ayetler: 31

5- Son Nazil Olan Ayetler: 31

6- Konu Bakımından İlk Olanlar: 31

Bu Konunun Faydaları: 31

7- Kur’an’ın Bir Defada İnmemesinin Sebep Ve Hikmetleri: 32

C) SURE. 32

1- Sure Kelimesinin Anlamı: 32

2- Surelerin Sayısı: 32

3- Surelerin Tertibi: 33

4- Surelerin Tasnifi: 33

5- Surelerin İsimleri: 33

6- Surelerin Mekki Ve Medeni Oluşundaki Ölçüler: 33

7- Mekke’de Nazil Olan Sureler: 34

8- Medine’de Nazil Olan Sureler: 34

9- Hakkında İhtilaf Edilen Sureler: 34

10- Medeni Surelerdeki Mekki Ayetler: 34

11- Mekki Surelerdeki Medeni Ayetler: 35

12- Mekke’de İnip Hükmü Medeni Olan Ayetler: 35

13- Medine’de İnip Hükmü Mekki Olan Ayetler: 35

14- Medeni Olanda Mekki Nüzule Benzeyenler: 35

15- Mekki Olanda Medeni Nüzule Benzeyenler: 35

16- Mekke’den Medine’ye Taşınanlar: 35

17- Medine’den Mekke’ye Taşınanlar: 35

18- Mekki Ve Medeni Sureleri Bilmenin Faydaları: 36

19- Mekki Ve Medeni’nin Bilinmesi: 36

20- Mekki İle Medeni Arasındaki Fark: 36

21- Mekki Ve Medeni Surelerin Alametleri: 36

Mekki Surelerin Alametleri: 36

Medeni Surelerin Alametleri: 36

22- Mekki Ve Medeni Surelerin Özellikleri: 36

Mekki Surelerin Özellikleri: 36

Medeni Surelerin Özellikleri: 37

KUR’AN’IN TESBİTİ 37

1- Kur’an’ın Rasulullah Devrinde Yazılması: 37

2- Kur’an’ın Rasulullah Devrinde Ezberlenmesi: 37

3- Kur’an’ın Rasulullah Devrinde Kitap Haline Getirilemeyişinin Sebep Ve Hikmetleri: 37

4- Kur’an’ın Ebu Bekir Devrinde Toplanması: 38

5- Kur’an’ın Hz. Osman Zamanında Çoğaltılması: 38

6- Kur’an’ın Harekelenme Ve Noktalanması: 39

7- Yedi Harf Ve Kıraat Meselesi: 40

A) Yedi Harf Meselesi: 40

B) Kıraat Meselesi: 40

8- Mushafların Bölüm Ve Parçalarıyla İlgili Bilgiler: 41

KONULU TEFSİR USULÜ ÇALIŞMALARI 43

KUR’ANİ İLİMLER.. 43

A) MUSHAF VE KIRAAT BİLGİSİNE İLİŞKİN ÇALIŞMALAR: 43

1- MUSHAF’IN YAZISI (RESMܒL-MUSHAF) 43

Resmü’l-Mushaf’a Dair Kaynaklar: 43

2- TECVİD İLMİ 43

Tecvide Dair Kaynaklar: 44

3- KIRAAT İLMİ (KIRAATU’L-KUR’AN) 44

Kıraatte Şâzz: 44

Şâzz Kıraat İmamları: 44

Şâzz Kıraatlerin Kısımları: 45

Şâzz Kıraatlerin Hükmü: 45

Kıraat İlmi Kaynakları: 45

4- VAKF VE İBTİDA.. 45

Vakf ve İbtida Kaynakları: 45

B- KUR’AN İLİMLERİYLE İLGİLİ ÇALIŞMALAR.. 46

1- NÜZUL SEBEPLERİ (ESBABU’N-NÜZUL) 46

Nüzul Sebebini Bilmenin Faydaları: 46

Nüzul Sebeplerinin Özellikleri: 47

Nüzul Sebeplerinin Problemleri: 48

Esbabu’n-Nüzul Kaynakları: 49

2- NASİH VE MENSUH.. 49

Neshin Bölümleri: 49

Nasih ve Mensuh İlminin Önemi: 50

Nesh Caiz midir?. 50

Kur’an’da Mensuhun Kısımları: 52

Kur’an’da Neshin Kısımları: 54

Nasih ve Mensuh Olması Caiz Olan Şeyler: 55

Nasih ve Mensuhu Bilme Şekilleri: 57

Mensuh Ayetler: 57

Tahsis: 57

Nesh İle Tahsis Arasındaki Fark: 58

İstisna: 58

İstisna İle Nesh ve Tahsis Arasındaki Fark: 58

Nesh Hangi Mevzularda Olur?: 58

Nesh Hakkında Genel Bilgiler: 59

Neshi İnkar Etmenin Hükmü: 59

Nasih ve Mensuh Kaynakları: 59

3- MUHKEM VE MÜTEŞABİH.. 59

Müteşabihin Kısımları: 60

Müteşabihteki Gizliliğin Belirdiği Yönler: 60

1) Müteşabihliğin Sadece Lafızda Olması: 60

2) Müteşabihliğin Sadece Manada Olması: 60

3) Müteşabihin Hem Lafız Hem de Manada Oluşu: 60

Müteşabih Hakkında Alimlerin Görüşleri: 61

1) Selef Mezhebi: 61

2) Halef Mezhebi: 61

Müteşabih Ayetleri Kim Bilir?. 61

Müteşabih Ayetlere Uyanlar: 62

Müteşabihle İlgili Kaynaklar: 62

4- BAŞLANGIÇ HARFLERİ (EL-HURUFU’L-MUKATTA’A) 62

5- SURE BAŞLANGIÇLARI (FEVATİHU’S-SUVER) 63

Fevatihu’s-Suver ve Hurufu Mukatta’a Kaynakları: 63

6- ĞARİBU’L-KUR’AN.. 63

Ğaribu’l-Kur’an Kaynakları: 64

7- İ’CAZU’L-KUR’AN (KUR’AN’IN EŞSİZLİĞİ) 64

Kur’an’ın İfade Özellikleri: 65

1) Edebi Üslubu: 65

2) Kur’an İfadelerinin Zihinlere Yaklaştırıcı ve Düşündürücü Özelliği: 66

3) Kur’an’ın Bilimsel ve Felsefi Bir Dil Kullanmayışı: 66

4) Kur’an İfadelerinin İnsanın Zihin, His ve Ruh Dünyasına Birlikte Hitap Edişi: 66

Kur’an’ın Temel Mevzuları: 67

1) Allah-Alem Münasebeti: 67

a) Görünen Alem (Şehadet): 67

b) Görünmeyen Alem (Gayb): 67

2) Allah-İnsan Münasebeti: 67

a) Ontolojik Münasebet: 67

b) Bilgisel Münasebet: 67

c) Varoluşsal Münasebet: 67

3) İnsan-İnsan Münasebeti: 67

a) Ahlak: 67

b) Hukuk: 68

4) İnsan-Alem Münasebeti: 68

İ’cazu’l-Kur’an Kaynakları: 68

8- AKSAMU’L-KUR’AN (KUR’AN’DAKI YEMINLER) 68

Aksamu’l-Kur’an Kaynakları: 68

9- KISASU’L-KUR’AN.. 69

Kısasu’l-Kur’an Kaynakları: 69

10- TEKRARU’L-KUR’AN.. 69

Tekraru’l-Kur’an Kaynakları: 70

11- EMSALU’L-KUR’AN.. 70

Emsalu’l-Kur’an Kaynakları: 71

12- MECAZU’L-KUR’AN.. 71

Mecazu’l-Kur’an Kaynakları: 71

13- MÜŞKILU’L-KUR’AN.. 71

Müşkilu’l-Kur’an Kaynakları: 73

14- İ’RABU’L-KUR’AN.. 73

İ’rabu’l-Kur’an Kaynakları: 73

15- MÜCMEL-MÜBEYYEN.. 73

16- MÜBHEMATU’L-KUR’AN.. 74

Mübhematu’l-Kur’an Kaynakları: 75

17- HALKU’L-KUR’AN.. 75

Halku’l-Kur’an Kaynakları: 76

18- KUR’AN’DA HİTAPLAR.. 76

19- KUR’AN’DA SUAL VE CEVAPLAR.. 77

20- VÜCUH VE NEZAİR.. 78

Vücuh ve Nezair Kaynakları: 79

21- FEDAİLU’L-KUR’AN.. 79

Fedailu’l-Kur’an Kaynakları: 80

22- HAVASSU’L-KUR’AN.. 80

Havassu’l-Kur’an Kaynakları: 80

23- AYETLER VE SURELER ARASINDAKİ UYGUNLUK (TENASUBİ’L-AY VE’S-SÜVER) 80

Ayetler ve Sureler Arasındaki Uygunluğa İlişkin Kaynaklar: 81

TEFSİR TARİHİ 82

1- KUR’AN’IN TEFSİRİ 82

1) Kur’an Tefsirine Duyulan İhtiyaç: 82

2) Tefsir, Te’vil, Terceme ve Meal Kelimelerinin Anlamı: 83

Tefsir İle Terceme Arasındaki Farklar: 84

3) Kur’an-ı Kerim’in Doğu ve Batı Dillerindeki Tercemeleri: 84

Latin Harfleriyle Yapılan Tercemeler: 85

4) Kur’an-ı Kerim Tefsirinde İhtilaf Sebepleri: 85

2- BAŞLANGIÇTA TEFSİR.. 87

1) Rasulullah’ın Zamanında Tefsir: 87

2) Sahabe Zamanında Tefsir: 88

3) Tabiiler Zamanında Tefsir: 88

4) Tabiilerden Sonraki Zamanda Tefsir: 88

3- TEFSİR ÇEŞİTLERİ 88


TEFSİR USULÜ KAYNAKLARI

 

1- KURULUŞ DÖNEMİ:

 

Vahye mazhar olan ve arapça olarak inen Kur’an ayetlerini tebliğ eden Rasulullah ile ashabı arasında ayetleri anlama konusunda ciddi bir problem yoktu. Zaman zaman sahabenin anlamakta güçlük çektiği ayetlerin tefsiri de Rasulullah tarafından[1] doğrudan veya başka bir ayetle yapıldığı için bu dönemde Kur’an ilimleri (Tefsir Usûlü) ile ilgili te’lif çalışmalarına ihtiyaç duyulmamıştır.[2]

Bunun yanı sıra sahabenin çoğunluğunun okuma yazma bilmemesi, yazı malzemelerinin teminindeki güçlükler, te’life engel olan hususlar olarak gözükmektedir. Ayrıca Rasulullah’ın bizzat Kur’an ayetlerinin dışında kalanların yazılmasını yasaklaması[3] da Kur’an ilimlerine ilişkin te’lif çalışmalarını bir sonraki döneme aktarmıştır.[4]

Bilinen şartlar ve özellikler çerçevesinde Rasulullah, Ebu Bekir (13/634) ve Ömer (23/643) dönemlerinde Kur’an ilimleri dilden dile rivayet biçiminde aktarılmıştır. Osman (35/655) döneminde genişleyen İslam coğrafyası içinde arap olan ve olmayanların bir araya gelmesi “İmam Mushaf”ın çoğaltılması gereğini ortaya çıkarmış ve halifenin emriyle çoğaltılarak muhtelif şehirlere gönderilmiştir.[5] 

İşte Osman’ın mushafların çoğaltılması ile ilgili bu çalışması sonradan “İlmu Resmi’l-Osman” veya “İlmu Resmi’l-Osmanî” adını alacak Kur’anî ilmin temelini oluşturmuştur.

Daha sonra Ali’nin (40/660) Ebu’l-Esved ed-Düeli’ye (69/688) Arap dilinin korunmasına ilişkin kaideleri tesbit etmesini emretmesi “İ’rabu’l-Kur’an” ilmine atılan ilk temel kabul edilmiştir.[6]

Sahabeden sonraki tabiin, genel anlamda Kur’an ilimlerinin kurulup kökleşmesi yönündeki çabalarını rivayet yoluyla devam ettirmişlerdir. Her iki nesilden bu ilmin temellerini atanları şöyle sıralamak mümkündür:

 

A) Sahabilerden:

 

Dört Halife, Abdullah b. Abbas (68/687), İbn Mes’ud (32/652), Zeyd b. Sabit (45/665), Ubeyy b. Ka’b (30/650), Ebu Musa el-Eş’ari (44/664), Abdullah b. Zübeyr (73/692). Bunlar başta olmak üzere diğer sahabilerden gelen rivayetlerle tüm Kur’an’ın tefsiri yapılmamakla birlikte bazı ayetlerin kapalı yönleri açıklanmıştır.[7] 

 

B) Tabiinden:

 

Mücahid b. Cebr (104/722), Ata b. Ebi Rebah (115/733), İkrime (107/725), Katade (118/736), Hasanu’l-Basri (110/728), Said b. Cübeyr (95/713), Zeyd b. Eslem (136/753).[8] Bunlar Mekke’de İbn Abbas, Medine’de Ubeyy b. Ka’b, Irak’ta Abdullah b. Mesud’a bağlanarak yaptıkları rivayetlerle Mekke, Medine ve Irak ehlini oluşturmuşlardır.[9]

 

2- TEDVİN VE TE’LİF DÖNEMİ:

 

Hicretin ikinci asrından itibaren tedvin dönemi başlamış, rivayetler kitaba aktarılarak te’lif ve tasnifler gerçekleştirilmiştir. Bu dönemde tefsir, Kur’an ilimlerinin esasını teşkil ettiği için ağırlık tefsire verilmiştir.[10] Bu anlamda tefsirle meşgul olup eser verenler şunlardır:

1) Zeyd b. Harun es-Sülemi (117/735)

2) Mukatil b. Süleyman (150/767) Tefsiru Mukatil[11]

3) Şu’be b. Haccac (160/776).

4) Süfyanu’s-Sevri (161/777) Tefsiru’s-Süfyani’s-Sevri[12]

5) Veki’ b. el-Cerrah (197/812).

6) Süfyan b. Uyeyne (198/813) Tefsiru Süfyan b. Uyeyne[13]

7) Yahya b. Sellam (200/815) et-Tesarif[14]

8) Ferra, Ebu Zekeriyya Yahya (207/822) Meani’l-Kur’an[15]

9) Abdurrezzek b. Hemmam (211/826) Tefsiru’l-Kur’an)[16]

Sayılan alimler sahabe ve tabiinin görüşlerini toplayıp eserler te’lif etmişlerdir.[17] Kendileri aynı zamanda muhaddis oldukları için de tefsirleri hadis mecmualarının tefsir bölümünde yer almıştır.

Hicri ikinci asırdan itibaren her asırda, ileride ayrı ayrı ele alacağımız Kur’anî ilimlere dair yüzlerce eser yazılmış ve yeni yeni ilimler tesis edilmiştir. Bu durumda tefsir usulü çalışmalarını iki kategoride incelemek mümkündür. 1) Müstakil ve kapsamlı 2) Konularına göre.

 

3- MÜSTAKİL VE KAPSAMLI TEFSİR USULÜ ÇALIŞMALARI:

 

Zerkani’nin bildirdiğine göre[18] h. 4. asırdan önce derli toplu bir şekilde Tefsir Usulü, başka bir deyişle Ulumu’l-Kur’an’la ilgili yazılmış bir eser yoktur. Çünkü o zamana kadar böyle bir eser yazmaya ihtiyaç duyulmamıştır. Aslında Kur’anî ilimler bir kitapta toplanmamıştır. Fakat alimler bu bilgilerin tamamına sahipti.

Zerkani’nin bu ifadesinden anlaşıldığına göre, Tefsir usulünde müstakil ve kapsamlı te’lif çalışmaları, konularına göre gerçekleştirilmiş çalışmalardan daha sonra başlamıştır.

Zerkani, müstakil ve kapsamlı tefsir usulü çalışmasının Ali b. İbrahim b. Said Hufi’nin (450/1038) “El-Burhan fi ulumi’l-Kur’an” adlı eseriyle başladığını belirtirken[19] Subhi es-Salih, söz konusu alanda ilk çalışmanın eserine “Kur’an İlimleri” ismini de vererek te’lif etmesi açısından İbn Merzeban tarafından yapıldığını öne sürmüştür.[20]

Ancak araştırmalar ve incelemelerimize göre Haris el-Muhasibi’nin (243/857) te’lif ettiği “El-Akl ve Fehmu’l-Kur’an” adlı eseri, ilk sayılacak değerdedir. Tahkiki yapılarak neşredilen bu kitabın[21] belli başlı tefsir usulü konularını ihtiva ettiği görülmektedir. Muhasibi’nin anılan eserini tefsir usulü çalışmalarının ilki kabul edersek müstakil ve kapsamlı çalışmaların başlangıcını hicri 3. asra kadar götürmüş oluruz.

Tefsir usulünün başlangıcını h. 3. veya 4. asır kabul eden münakaşaları burada belirttikten sonra günümüze kadar bu yönde yapılan çalışmaları ve müellifleri tanıyalım.

 

3. Asır

 

Haris El Muhasibi: (243/857) Bağdat’lıdır. Tefsir usulünün ilki olabilecek özellik ve değerde görülen “Fehmu’l-Kur’an” adlı eserin sahibidir. Va’zu nasihat kitapları ve Mutezileye cevap kitabı vardır.[22]

 

4. Asır

 

1) Muhammed b. Halef el-Merzebân: (309/921) Bağdat’lıdır. Tarih ve edebiyat alimidir. Farsçadan Arapçaya 50’den fazla kitap tercüme etmiştir. El-Havi fi Ulumi’l-Kur’an adlı eserin sahibidir.[23]

2) Ebu’l-Haseni’l-Eş’ari: (324/935) Basra’da doğmuş Bağdat’ta vefat etmiştir. Eş’ari mezhebinin kurucusudur. Mütekellim ve müctehid imamlardandır. Önceleri Mutezili iken daha sonra Ehl-i Sünnet’e dönmüştür. El-Muhtezen fi Ulumi’l-Kur’an adlı eserin sahibidir. 300’den fazla eseri vardır.[24]

3) Ebu Bekir el-Enbari: (328/939) Bağdat’lıdır. Arap dil ve edebiyat alimidir. Kur’an-ı Kerim ayetlerini açıklamak için 300 bin şiiri (şevahid) ezberlemiştir. Acaibu Ulumi’l-Kur’an adlı eserin sahibidir.[25]   

4) Ebu Muhammed el-Kassab Muhammed b. Ali el-Kereci: (360/970) Katıldığı savaşlarda bir çok kişiyi öldürdüğü için kassab diye tanınmıştır. Nüketu’l-Kur’an adlı eserin sahibidir.[26]

5) Muhammed b. Ali el-Udfuvi: (388/998) Kahire’lidir. Edebiyat, nahiv ve tefsir alimidir. El-İstiğna’ fi ulumi’l-Kur’an adlı 20 ciltlik eseri vardır.[27]

 

5. Asır

 

1) Ali b. İbrahim b. Said el-Hûfi: (430/1038) Mısır’lıdır. Edebiyat, nahiv ve tefsir alimidir. El-Burhan fi ulumi’l-Kur’an adlı 30 ciltlik eseri vardır.[28]

2) Ebu Davut Süleyman b. Necah: (496/1103) Kurtuba’lıdır. Tefsir alimidir. El-Beyanu’l-Cami’ li Ulumi’l-Kur’an adlı 300 bölümden oluşan eserin ve Et-Tibyan li-Hecai’t-Tenzil adlı 6 ciltlik eserin sahibidir.[29]

 

6. Asır

 

1) Ebu’l-Kasım el-Hüseyin b. Muhammed el-Mufaddal: (503/1109) Rağıb el-İsfehani adıyla ün yapmıştır. Bağdat’lıdır. Mutezili olduğu söylenir. Hanefi mezhebindendir. Felsefe, Ahlak, Edebiyat ve Tefsir alimidir. Tefsirini tamamlayamamıştır. “El-Müfredat fi Ğaribi’l-Kur’an ve Mukaddimetü’t-Tefsir adlı kitapların sahibidir.[30]

2) Abdulhak b. Ebi Bekr b. Abdulmelik b. Atıyye: (543/1148) İbn Atıyye ismiyle ünlenmiştir. Endülüs’lüdür. Tefsir alimidir. “El-Camiu’l-Muharraru’s-Sahihu’l-Veciz fi Tefsiri’l-Kur’ani’l-Aziz” adlı tefsirine ait 45 sayfadan oluşan bir mukaddimesi vardır.[31]

3) Muhammed b. Abdullah b. Muhammed el-Mearifi: (546/1151) İbn Arabî ismiyle ünlenmiştir. Endülüs’lüdür. Maliki mezhebindendir. Fıkıh, Hadis ve Tefsir alimidir. Muvatta, Tirmizi şerhleri, Ahkamu’l-Kur’an adlı eseri vardır. El-Kanun fi Tefsiri’l-Kur’ani’l-Aziz adlı eserin sahibidir.[32]

4) Cemaluddin Ebu’l-Ferec Abdurrahman b. Ali: (510-517/1116-1200) İbn Cevzi ismiyle ünlenmiştir. Bağdat’lıdır. Hanbeli mezhebindendir. Tefsir, Hadis, Tarih, Ahlak ve Edebiyat alimidir. 300’den fazla kitap yazmıştır. Fununu’l-Efnan fi Ulumi’l-Kur’an, Zadu’l-Mesir fi İlmi’t-Tefsir, El-Müdhiş, Nevasihu’l-Kur’an, El-Erib Fi Tefsiri’l-Ğarib, Nüzhetu’l-Uyuni’n-Nevadir fi’l-Vucuh ve’n-Nezair, el-Musaffa gibi eserlerin sahibidir.[33]

 

8. Asır

 

1) Süleyman b. Abdu’l-Kavi et-Tufi: (716/1316) Bağdat’lıdır. Fıkıh, Edebiyat, Tarih alimidir. El-İksir fi İlmi’t-Tefsir adlı eserin sahibidir.[34]

2) Takıyyüddin Ebu’l-Abbas Ahmed b. Abdulhalim: (728/1327) İbn Teymiyye ismiyle ünlenmiştir. Harran’lıdır. Tatar zulmünden dolayı Şam’a göçetmiştir. Hanbeli mezhebindendir. Tefsir, Hadis, Fıkıh, Usul, Felsefe, Mantık konularında bir çok eser yazmıştır. Mukaddime fi usuli’t-tefsir ve Tefsiru Suretu’l-İhlas adlı kitapların sahibidir.[35]

3) Ebu Abdullah Bedreddin Muhammed b. Behadur b. Abdullah ez-Zerkeşi: (794/1392) Kahire’lidir. Şafii mezhebindendir. Tefsir, Hadis, Fıkıh ve Usul alimidir. El-Burhan fi Ulumi’l-Kur’an adlı eserin sahibidir.[36]

 

9. Asır

 

1) Celaleddin Ebi’l Fadl Abdurrahman b. Ömer b. Rislan b. Nusayr b. Salih Bulkini: (824/1421) Kahire’lidir. Tefsir, Hadis, Fıkıh ve Usul alimidir. Mevakiu’l-Ulum min Mevakiu’n-Nucum adlı eserin sahibidir.[37]

2) Muhyiddin Ebu Abdullah Muhammed b. Süleyman Kafiyeci: (879/1478) Bergama’lıdır. Mısır’da vefat etmiştir. Tefsir, Hadis, Fıkıh, Usul, Felsefe, Mantık, Edebiyat alimidir. 60’tan fazla eseri vardır. Et-Teysir fi Kavaidi İlmi’t-Tefsir adlı eserin sahibidir.[38]

 

10. Asır

 

Celaleddin b. Kemaleddin es-Suyuti: (911/1506) Kahire’lidir. Şafii mezhebindendir. Tefsir, Hadis, Tarih ve Edebiyat alimidir. 500’den fazla eseri vardır. Tefsiru Celaleyn, Ed-Dürrü’l-Mensur fi’t-Tefsir bi’l-Me’sur, El-İtkan fi Ulumi’l-Kur’an adlı eserlerin sahibidir.[39]

 

11. Asır

 

İbrahim Bergamavi: (1014/1605) Bergama’lı bir Osmanlı alimidir. Tefsir, Hadis ve Kelam alimidir. Tefsir usulü ile ilgili bir eseri vardır.[40] 

 

12. Asır

 

Ahmed b. Abdurrahim Şah Veliyyullah ed-Dihlevi: (1176/1764) Hindistan’lıdır.Tefsir, Hadis ve Fıkıh alimidir. Fethu’r-Rahman, El-Fevzü’l-Kebir fi Usuli’t-Tefsir adlı eserlerin sahibidir.[41]

 

14. Asır

 

1) Şeyh Tahir b. Ali el-Cezairi: (1338/1919) Tefsir, Hadis, Dinler Tarihi, Kelam, Edebiyat, Tarih alimidir. 30’a yakın eseri vardır.Tefsiru’l-Kur’an, Et-Tibyan li Ba’dı’l-Mebahis el-Müteallika bi’l-Kur’an adlı eserlerin sahibidir.[42]

2) Muhammed Abdulazim Zerkani: (1367/1948) Kahire’lidir. Mısır Üniversitesi Usuli’d-din fakültesinden mezun oldu. Menahilu’l-İrfan fi Ulumi’l-Kur’an adlı eserin sahibidir.[43]

3) Muhammed Hüseyin ez-Zehebi: Irak Hukuk Fakültesi İslam Hukuku Eski Bölüm Başkanı, Ezher Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kur’an ve Hadis İlimleri Öğretim üyesidir. Et-Tefsir ve’l-Müfessirin adlı eserin sahibidir.

 

4- ASRIMIZDAKİ DİĞER TEFSİR USULÜ ÇALIŞMALARI:  

 

Asrımızda Kur’an ilimleriyle ilgili çalışma ve araştırmalarda büyük artış görülmektedir. Tefsir Usulü ile ilgili bu son dönem çalışmalarından tesbit edebildiklerimiz şunlardır:

1) Ebu Abdillah Zencani (1356/1935), Tarihu’l-Kur’an, s. 83.

2) Muhammed Ebu Selame, Menhecu’l-Furkan, Kahire, 1359/1938.

3) Emin el-Hûli, Et-Tefsir ve Mealimu hayatihi ve Menhecühü’l-Yevm, Mısır, 1944.  

4) Ahmed Adil Kemal, Ulumu’l-Kur’an, Mısır, 1951, s. 173.

5) Subhi’s-Salih, Mebahis fi Ulumi’l-Kur’an, Dımeşk, 1381/1962, s. 440. Said Şimşek tarafından Kur’an ilimleri adıyla Türkçeye tercüme edilmiştir. Konya, ts.

6) İzzet Hüseyin, Ulumu’l-Kur’an, Dımeşk, 1962.

7) İbrahim el-Ebyari, Tarihu’l-Kur’an, Kahire, 1965, s. 164.

8) Muhammed Fadl b. Aşur, Et-Tefsir ve Ricaluh, Tunus, 1972, s. 183.

9) Abdulkahhar Davud el-Ani, Dirasat fi Ulumi’l-Kur’an, Bağdat, 1972.

10) Mennau’l-Kattan, Mebahis fi Ulumi’l-Kur’an, Beyrut, 1393/1973.

11) Muhammed Sabbağ, Lemahat fi Ulumi’l-Kur’an ve İttihacatu’t-tefsir, Dımeşk, 1394/1974.

12) Adnan Zerzur, Tarihu’l-Kur’an ve Ulumuh, Dımeşk, 1395/1975.

13) Abdulfettah el-Kadı, Min Ulumi’l-Kur’an, Kahire, 1396/1976.

14) Şaban Muhammed İsmail, Maa’l-Kur’ani’l-Kerim, Mısır, 1398/1978; El-Medhal li Diraseti’l-Kur’an ve’s-Sünne ve Ulumi’l-İslamiyye, c. 2, Kahire, 1400/1980.

15) Mahmut Zalat, Et-Tibyan fi Ulumi’l-Kur’an, Kahire, 1399/1979.

16) Mahmud İbrahim Şerif, Muhadarat fi Tarihi Tefsiri’l-Kur’an, Kahire, 1401/1981.

17) Fehd b. Abdurrahman er-Rumi, Menhecü’l-Medreseti’l-Akliyye el-Hadise fi’t-Tefsir, Beyrut, 1401/1981; İtticahatu’t-tefsir fi’l-Karni’r-Rabia Aşere, c. 3, Riyad, 1407/1986.

18) Muhammed Ali es-Sabuni, et-Tibyan fi Ulumi’l-Kur’an, Beyrut, 1405/1985.

19) Abdulmun’im en-Nemr, Ulumu’l-Kur’ani’l-Kerim, Kahire, 1403/1983; İlmu’t-Tefsir Keyfe Neşee ve Tetavvera,  Kahire, 1405/1985.

20) Abdullah Mahmud Şehhate, Tarihu’l-Kur’an ve’t-Tefsir; Ulumu’l-Kur’an ve’t-Tefsir, Kahire 1403/1983; Ulumu’l-Kur’an, Kahire, 1985; Ulumu’t-Tefsir, Kahire, 1986.

21) Emir Abdulaziz, Dırasat fi Ulumi’l-Kur’an, Beyrut, 1403/1983.

22) Nureddin Itr, Muhadarat fi Ulumi’l-Kur’an, Dımeşk, 1404/1984.

23) Abdulğafur Mahmud Mustafa Ca’fer, Buhus fi Ulumi’l-Kur’ani’l-Kerim, Kahire 1403/1983; Dirasat fi Ulumi’l-Kur’an ve Menahicü’l-Müfessirin, 1408/1987.

24) Muhammedi Abdurrahman, El-Mücmel fi Ulumi’l-Kur’an, Mısır, 1403/1983.

25) Mahmud Bisyuni Fude, Neş’etü’t-Tefsir ve Menhecuh, Mısır, 1406/1986.[44]

26) A. Ahmed Ali, Müzekkeretu Ulumu’l-Kur’an.

27) Ahmed Muhammed Cemal, Ulumu’l-Kur’an.[45]

 

5- KUR’AN ARAŞTIRMALARINA İLİŞKİN ÇALIŞMALAR:

 

Kur’an-ı Kerim’in lafız ve mana derinliklerine nüfuz etmeyi hedefleyen çalışmalara ilk asırlardan itibaren başlandığı anlaşılmaktadır. Bu anlamda Kur’an tefsirine ve Kur’an’ın iyi anlaşılmasına yardımcı olan çalışmalar, başlangıçtan günümüze kadar devam etmiş, özellikle günümüzde daha da yoğunlaşmıştır. Tefsir usulüne kaynak teşkil edecek olan ve çoğunlukla Kur’an araştırmaları olarak nitelenen bu eserleri müellifleriyle kısaca tanıyalım:

1) Mahmud b. el-Ferec en-Nisaburi (235/850) el-Kur’an[46]

2) Ebu Bekir b. Ebi Şeybe (235/849) Sevabu’l-Kur’an[47]

3) Ahmed b. Hanbel (241/855) Cevabatu’l-Kur’an ve er-Redd ala men İddea’t-Tenakuz fi’l-Kur’an[48]

4) İsmail b. İshak (282/835) El-İhticac bi’l-Kur’an[49]

5) Ebu Ubeyd el-Belhi, Ahmed b. Sehl (322/933) Kitabu Kavarii’l-Kur’an; Kitabu İnne Surete’l-Hamd tenubu an Cemii’l-Kur’an[50]

6) Ebu Bekir en-Nakkaş (355/965) El-Muvaddıh fi Maani’l-Kur’an[51]

7) Ebu Bekir el-Cessas, (370/980) Kitabu İlhami’l-Kur’an[52]

8) İmam el-Gazali (505/1111) Tercümanu’l-Kur’an ve Düreruh[53]

9) Ebu’l-Hüseyin İbnu’d-Dekkak, Ali b. el-Kasım el-İşbili (605/1208) Müfredatu’l-Kur’an[54]

10) Muhammed b. Ahmed el-İskenderani (1306/1889) Keşfü’l-Esrari’n-Nuraniyyetü’l-Kur’an[55]

11) Muhammed Abduh (1323/1905) Durus Mine’l-Kur’ani’l-Kerim, Beyrut, 1400/1980.

12) Muhammed Tahir b. Abdulkadir el-Kürdi el-Mekki, Tarihu’l-Kur’an, Mısır 1372/1953.

13) Ahmed Halil, Neş’etü’t-Tefsirfi Kütübi’l-Mukaddeseti ve’l-Kur’an, İskenderiyye, 1373/1954.

14) Muhammed Ebu Şuhbe, El-Medhal li Diraseti’l-Kur’an, 1377/1958.

15) Muhammed Abdullah Draz, (1958) Dusturu’l-Ahlak fi’l-Kur’an, Tah: Abdussabur Şahin, Beyrut, 1972; Medhal ile’l-Kur’ani’l-Kerim, Kuveyt 1400/1980; en-Nebeü’l-Azim Kuveyt, 1390/1970, Suat Yıldırım tarafından En Mühim Mesaj Kur’an adıyla Türkçeye tercüme edilmiştir. Akçağ Yayınları, Ankara, 1985.

16) Muhammed el-Gazali, Nazarat fi’l-Kur’an, Kahire, 1377/1958 s. 83.

17) Muhammed Sadık Urcun, El-Kur’ani’l-Azim, Hedyuhu, İ’cazuhu fi Akvali’l-Müfessirin, Kahire 1966, s. 328.

18) Muhammed Mahmud Hicazi, el-Vahdetü’lMevduiyye fi’l-Kur’ani’l-Kerim, Kahire, 1390/1970.

19) Abdurrahman Fude, El-Vahyu ve’l-Kur’an, Mısır 1390/1970, s. 64.

20) Ahmet Halil, Dirasat fi’l-Kur’an, Kahire, 1972 s. 166.

21) M. Sadık er-Rafii, Tahte Rayeti’l-Kur’an, 1394/1974, s. 414.

22) İbrahim Abdulhamid Selame, Kasabi Mahmud Zalat, Abdulhayy Hüseyin, Muhammed Abdulmun’im, Dirasat Kur’aniyye Mısır, 1396/1976.

23) Muhammed Said Ramazan el-Buti, Min Ravaii’l-Kur’an, Dımeşk, 1977, s. 351.

24) Abdussalim Mükrim, Mine’d-Diraseti’l-Kur’aniyye, 1978.

25) Muhammed Kutub, Dirasat Kur’aniyye, Beyrut, 1979.

26) Muhammed Bisyuni Fude, Muhadarat fi Tarihi Tefsiri’l-Kur’an, Kahire, 1401/1981.

27) Ahmed Cemal el-Umri, Dirasat fi’l-Kur’an ve’s-Sünne, Kahire, 1982.

28) Rauf Şelebi, Cevahiru’l-İrfan fi’d-Da’ve Ulumi’l-Kur’an, Kahire 1406/1986.

29) Muhammed İzzed Derveze, el-Kur’an ve’l-Mübeşşirun, s. 467; El-Kur’anu’l-Mecid, Tenziluh, Uslubuh, Eseruh, Cem’uh, Beyrut, s. 340; Ed-Dusturu’l-Kur’aniyye ve’s-Sünnetü’n-Nebeviyye fi Şuuni’l-Hayat, Kahire, ts.

30) Ahmed Faiz, Dusturu’l-Usre fi Zilali’l-Kur’an, Beyrut ts.

31) Muhammed Abdulaziz el-Huli, el-Kur’an, Vasfuh, hidayetuh, Eseruh, İ’cazuh, Kahire, s. 108.

32) Salih el-Büleyhi, El-Hedyu  ve’l-Beyan fi Emsali’l-Kur’an, Riyad. 

 

6- TÜRKÇE TEFSİR USULÜ ÇALIŞMALARI:

 

Tefsir Usulüyle ilgili türkçe çalışma ve araştırmaların son dönemde arttığı görülmektedir. Osmanlı alimlerinin çoğunlukla tefsir ve usulüne ilişkin eserleri arapça yazdıkları görülmektedir. Türkçe olarak tesbit edebildiğimiz Tefsir Tarihi, Kur’an Tarihi ve Kur’an İlimleriyle ilgili Türtçe eserleri müellifleriyle tanıyalım:

1) Ahmed b. Muhammed: Tabakatu’l-Müfessirin. Veli Efendi Kütüphanesi no: 427. Türkçe Yazma bir tabakat kitabı.

2) Buras’lı Mehmed Tahir: (1861-1924) Delilu’t-Tefasir. İstanbul 1325. Tefsir Usulü ve Tefsir Tarihi ile ilgili öz bilgiler içerir. Üç ciltlik Osman’lı Müellifleri kitabının da yazarıdır.

3) Bergama’lı Cevdet Bey: (1873-1925) Tefsir Tarihi, İstanbul 1927, s. 152. Daru’l-Fünun İlahiyat Fakultesi’ndeki ders notlarıdır. Ayat-ı Müteşabihe adlı kitabın da yazarıdır.

4) İsmail Hakkı İzmirli: (1868-1946) Tarih-i Kur’an İstanbul, 1955. Kelam, Felsefe, Mantık, Dinler ve Mezheplerle ilgili bir çok eseri vardır. 7 dil bilmektedir. Meani’l-Kur’an adlı kitabın da yazarıdır.

5) Ömer Rıza Doğrul: (v. 1952) Tanrı Buyruğu (Kur’an’ın Tercüme ve Tefsiri) İstanbul, 1980, 4. Baskı. 734 sayfadan oluşan eserin 250 sayfalık bölümü İslam, Kur’an ve Tefsir usulüne ilişkin konuları ihtiva etmektedir. Kur’an Nedir? İstanbul, 1345/1927, s. 156. Kur’an’ın tarifi, tertibi, tarihi, Avrupada Arapça olarak basımı ve batı dillerine tercemesi, Avrupa müsteşrik ve bilginlerine göre Kur’an’ın değerlendirilişi ele alınıp incelenmiştir.

6) M, Tayyib Okiç: İlahiyat Fakültesi Tefsir Dersi Takrirleri, 1952.

7) Ömer Nasuhi Bilmen: Büyük Tefsir Tarihi. Bilmen Yayınevi, c. 2, İstanbul, 1973.  Tefsir Usulü ve Tefsir Tarihiyle ilgili iki ciltlik bir eserdir. Kur’an hakkında umumi bilgiler ve 464 müfessirin hayatı hakkında bilgiler vardır.

8) Osman Keskioğlu: (v. 1989) Kur’an Tarihi Nebioğlu Yayınevi, İstanbul, 1953, s. 373. Nüzulünden Günümüze Kur’an-ı Kerim Bilgileri Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Ankara, 1987, s. 336.

9) İsmail Cerrahoğlu: Tefsir Usulü. Ankara, 1979, s. 352. Tefsir Tarihi. Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları c. 2, Ankara, 1988.

10) Mehmet Sofoğlu: (1923-1987) Tefsire Giriş. Çağrı Yayınları, İstanbul, 1981, s. 388.

11) Süleyman Ateş: İşari Tefsir Okulu A. Ü. İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara, 1974, s. 359.

12) Muhammed Hamidullah-Macit Yaşaroğlu: Kur’an-ı Kerim Tarihi ve Türkçe Tefsirler Bilbiyografyası Yağmur Yayınları, İstanbul, 1965, s. 169.

13) Abdurrahman Çetin: Kur’an İlimleri ve Kur’an-ı Kerim Tarihi Dergâh Yayınları, İstanbul, s. 309.

14) Suat Yıldırım: Kur’an-ı Kerim ve Kur’an İlimlerine Giriş, Ensar Neşriyat, İstanbul 1983, s. 240.

 

7- MÜSTEŞRİKLERİN ÇALIŞMALARI:

    

   

 

 

 

 


KUR’AN TARİHİ

 

KUR’AN-I KERİM

 

1- Kur’an Kelimesinin Aslı

 

Kur'ân, tercih edilen görüşe göre, "karae" fiilinden edilen bir mastar olup, Allâh'ın son kitabına özel ad olmuştur. Kök anlamı; okumak, toplamak, bir araya getirmek demektir. Âyetlerde bu anlamı görmek mümkündür:

"Ey Muhammed! Cebrail sana Kur'ân'ı okurken, acele ederek onunla beraber dilini oynatma. Onu bir araya toplamak ve okutmak şüphesiz bizim işimizdir. Biz onu Cebrail'e okuttuğumuz zaman, sen onun okuyuşunu izle" (el-Kıyâme, 75/16-18). [56]

Kur’an kelimesinin kökü ve anlamıyla ilgili çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bu görüşler Kur’an’ın hemzesiz veya hemzeli oluşuna dayanmaktadır.

1) Hemzesiz olduğunu iddia edenler ve görüşleri şöyle tanımlanabilir:

a) Ebu Zekeriyya Yahya ibn Ziyad el-Ferra (207/822)’ya göre Kur’an kelimesi Karine’nin çoğulu olan “Karain”den türemiştir. Ayetler birbirine benzediği için bu kelime ilahi kitaba alem olmuştur.[57]

b) İmam Muhammed ibn İdris eş-Şafii (204/819)’ye göre de Kur’an kelimesi hiçbir kelimeden türememiştir. Hemzesiz ve “el” harf-i tarifi ile mürtecel isimdir. Yani “Karae” fiilinden türemiş bir isim değildir. Eğer bu kelimeden türetilmiş olsaydı, her okunana Kur’an denilmesi gerekirdi. Tevrat ve İncil’e Tevrat ve İncil isimleri verildiği gibi Kur’an-ı Kerim’e de Kur’an ismi verilmiştir.[58]

c) Ebu’l-Hasan el-Eş’ari (324/936)’ye göre Kur’an kelimesi, bir şeyi diğer bir şeye katmak ve yaklaştırmak manasını ifade eden “Karane” fiilinden türemiştir. Zira sureler ve ayetler yan yana dizilerek birbirlerine eklenmişlerdir.[59] Ebu Bekir ibn Mücahid (324/936) de, Ebu Amr ibn el-A’la (154/771) Kur’an lafzını hemzelemezdi, demektedir.[60]

2) Kur’an kelimesinin hemzeli olduğunu iddia edenler ve görüşleri de şöyledir:

a) Ebu İshak ez-Zeccac (311/923)’a göre Kur’an lafzı “Fu’lan” vezninde sıfattır. Toplamak anlamına gelen “Kırae”den türemiş hemzeli bir kelimedir. Gerçekten Kur’an, sureleri topladığı gibi geçmiş kitapların, hatta bütün ilimlerin de meyvelerini toplamıştır.[61]

“Kitab’ı sana, her şey için bir açıklama olarak indirdik.” (Nahl: 16/89)

“Biz, Kitab’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” (En’am: 6/38)

b) Ebu’l-Hasan Ali ibn Hazm el-Lihyani (215/830) de Kur’an’ın “Ğufran” vezninde hemzeli bir masdar olduğunu savunmaktadır. Ona göre Kur’an, okumak, anlamına gelen “Kırae”den türemiştir. Dünyada en çok okunan ve okunacak kitap olduğu için Kur’an denilmiştir. Masdar olan “Kur’an” ism-i mef’ul anlamını ihtiva etmektedir.[62] İslam alimleri arasında en kuvvetli ve tercih edilen görüş de budur.[63] Zira Kur’an kelimesinin hemzesiz okunuşu, onu hafifletmek içindir. Yoksa bu onun hemzesiz olduğuna delalet etmez.[64] “Karae” fiili ve müştakları Kur’an’da 75 yerde geçmektedir.

Gerçekte Kur’an lafzı, Kur’an-ı Kerim’de de tilavet ve kıraat anlamına kullanılmış olup çeşitli ayetler bunu vurgulamaktadır. Kur’an lafzı, Muhammed’e (s.a.v.) indirilen kitaba tahsis edilip onun için şahsi alem gibi olmuştur. Lafzi ortaklık sebebiyle, Kur’an’ın tümüne veya ayetlerinden her ayete “Kur’an” denir. Sen Kur’an’dan bir ayet okuyan kimseyi işittiğin zaman: “O, Kur’an okuyor”, demen doğrudur.[65]

“Onu toplamak ve sana okutmak şüphesiz bize düşer. Sana onu okuduğumuz zaman onun okunuşunu izle. Sonra onu açıklamak bize aittir.” (Kıyamet: 75/17-19)

“Kur’an okunduğu zaman, hemen onu dinleyin ve susun. Umulur ki esirgenmiş olursunuz.” (A’raf: 7/204)

 

2- Kur’an’ın Tarifi:

 

Kur’an, son vahiy dini olan İslâm'ın kutsal kitabıdır.

Kur'ân-ı Kerim'in özlü tarifi şöyledir: Yüce Allah, tarafından Hz. Muhammed'e arapça olarak indirilmiş, bize kadar tevatür yoluyla nakledilmiş, mushaflarda yazılı, Fatiha Sûresi ile başlayıp Nâs Sûresi ile sona eren kelâmıdır.

Kur'ân-ı Kerim'in, Hz Muhammed'in risaletinin başında ilk inen âyetleri şunlardır:

"Yaratan Rabbinin adıyla oku. O insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku! Rabbin, kalemle öğreten, insana bilmediğini bildiren en büyük kerem sahibidir" (el-Alâk, 96/1-5).

İlk inen âyetlerin inananları okumaya, öğrenmeye, yazmağa ve araştırmaya çağırması ilim için büyük teşvik mesajı taşır. Kur'ân'ın son inen âyeti de şudur:

"Bu gün size dininizi ikmal ettim, üzerinize olan nimetimi tamamladım, din olarak sizin için İslâm'ı seçtim" (el-Mâide, 5/3). [66]

Kur’an, Muhammed’e (s.a.v.) vahiy yoluyla gönderilen ilahi kitabın adıdır. Bu ad, Kur’an-ı Kerim’e bizzat Yüce Allah tarafından verilmiştir. Buna işaret eden pek çok ayet vardır.

İslâm'ın kutsal kitabının özel adı olan Kur'an kelimesi, Cenab-ı Hak tarafından altmış sekiz kadar âyette kullanılır. Bir kaçını örnek olarak sunacağız:

"Ey Peygamber! Kur'anı okumak istediğin zaman, Allah'ın rahmetinden kovulmuş şeytanın şerrinden Allah'a sığın, yani "eûzübillâhimineşşeytânirracîm" de (en-Nahl: 16/98).

"Kur'an okunduğu zaman onu dinleyin. Ve susun ki merhamet olunasınız" (el-A'râf: 7/204).

"Şüphesiz bu Kur'an, insanları en doğru yola götürür. Salih amel işleyen mü'minlere büyük bir mükâfat olduğunu, âhirete iman etmeyenlere de can yakıcı bir azap hazırladığımızı müjdeler" (el-İsrâ: 17/9-10).

"Biz Kur'an'ı, iman edenler için bir şifa ve rahmet kaynağı olarak indiriyoruz. Kur'an, zalimlerin ise ancak zararını arttırınr" (el-İsrâ: 17/82).

“Doğrusu o kitap, Kur’an-ı Kerim’dir.” (Vakıa: 56/77)

“Doğrusu Kur’an-ı sana indiren Biziz, Biz!” (İnsan: 76/23)

“Biz onu anlayasınız diye Arapça Kur’an olarak indirdik.” (Yusuf: 12/2)

Istılâhta genel olarak: "Allah tarafından, Cebrail vasıtasıyla Resûl-i Ekrem (sav)'e indirilmiş olan ve peygamberimizden bize tevatüren nakledilen bir nazmdır"[67] tarifi uygun bulunmuştur.

Bunun dışında "Müslümanların mukaddes kitabı olup, Resûl-i Ekrem (sav)'e gelen vahiyleri ihtiva eder"[68] tarifi de vardır.[69]

“Kur’an, Rasulullah’a vahiy yoluyla gelen, mushaflarda yazılan, tevatürle nakledilen ve tilavetiyle ibadet olunan en üstün sözdür.”[70] Kur’an’ın geniş anlamda tarifi budur. Buna göre Kur’an, yirmi üç senelik bir dönemde Rasulullah’a vahiy yoluyla gelmiştir. Fatiha suresinden Nas suresinin sonuna kadar bütün sureler mushaflarda yazılmıştır. Tevatürle, yani aksine hiç bir ihtimalin bulunmadığını belgeleyen doğru bir senetle nakledilmiştir. Namazda ve başka yerlerde okunmasıyla da ibadet edilen en üstün ve en mükemmel sözdür. Kur’an, Allah kelamı olup mahluk değildir.

Fatiha suresinden Nas suresinin sonuna kadar  yazı ile tesbit edilmiş bulunan, kendisine has lafzı, üslubu ve manası olan bu mukaddes mecmuaya “Mushaf” adı verilmiştir. Mushafın çoğuluna “Mesahif” denir. İki kapak arasında bulunan sahifeler anlamındadır.

 

3- Kur’an’ın Diğer İsimleri Ve Vasıfları:

 

Kur’an-ı Kerim’in çeşitli isimleri vardır. Bunlar arasında en çok kullanılanı Kur’an’dır. Ona verilen bu çeşitli isimler Kur’an’da pek çok yerde geçmektedir. Bunlardan bazısı isim, bazısı da sıfat olarak kullanılmaktadır. Bu mukaddes kitabın isim veya vasıf olarak 90 küsür isminin olduğu söylenmişse de Zerkeşi Kur’an isimlerinin 55 olduğunu nakletmiştir.[71] En meşhurları şunlardır:

1) El-Kitab: Kalemlerle tedvin edildiği için bu adı almıştır. Bu kelime Kur’an’da 230 yerde geçmektedir. İslâm hukukunda Kur'ân için daha çok "Kitap" ismi kullanılır. Birçok âyette "el-Kitâb" kelimesinin Kur'ân-ı Kerîm anlamında kullanıldığı görülür.

“Elif Lam Mim. Kendisinde şüphe olmayan bu kitap muttakiler için bir hidayettir.” (Bakara: 2/1-2)

2) El-Furkan: Bu kelime ayırmak anlamında bir mastardır. Kur’an, hak ile batılı, helal ile haramı tam anlamıyla ayırdığı için bu isimle adlandırılmıştır.

“Alemlere uyarıcı olsun diye kuluna Furkan’ı indiren ne yücedir.” (Furkan: 25/1)

3) Ez-Zikr: Anmak ve hatırlamak anlamına gelen bu kelime, Allah’ı andırıp, tanıttığı ve unutmamak üzere hatırlattığı için Kur’an’ın ismi olmuştur. Anmak; kalple, dille ve amelle olur.

“Hiç şüphesiz Zikr’i biz indirdik biz; onun koruyucuları da gerçekten biziz.” (Hicr: 15/9)

4) Et-Tenzil: Allah katından indirildiği için bu isim verilmiştir.

“Gerçekten o, alemlerin Rabbinin indirmesidir.” (Şuara: 26/192)

Allah, Kur’an’ı birçok vasıflarla vasıflandırmıştır. Her adlandırma veya vasıflandırma, Kur’an’ın manalarından bir manaya göredir:

5-8) El-Huda (Hidayet), Er-Rahmet, Eş-Şifa, El-Mev’ıza (Öğüt):

“Bu, kendisinde şüphe olmayan, muttakiler için yol gösterici bir kitaptır.” (el-Bakara, 2/2)

“Ey insanlar, Rabbinizden size bir öğüt, sinelerde olana bir şifa ve mü’minler için bir hidayet ve rahmet geldi.” (Yunus: 10/57)  

9) En-Nûr:

“Ey insanlar! Şüphesiz size Rabbinizden kesin bir delil geldi ve size apaçık bir nûr indirdik." (Nisa: 4/174)

10) El-Mubarek:

“İşte bu da bizim indirdiğimiz bir Kitab. Mubarek ve kendinden önceki kitapları tasdik edicidir.” (En’am: 6/92)

11) El-Mubin (Apaçık):

“Gerçekten size Allah’tan bir nûr, apaçık bir kitap geldi.” (Maide: 5/15)

12) El-Büşra (Müjde):

“Gerçekten onu, Allah’ın izniyle kendinden öncekileri doğrulayıcı ve mü’minler için hidayet ve müjde verici olarak senin kalbine indiren O’dur.” (Bakara: 2/97)

13) El-Azîz (Kıymetli-Yüce):

“Şüphesiz, kendilerine zikir gelince onu inkâr edenler; oysa o, azîz bir kitaptır.” (Fussilet: 41/41)

14) El-Mecid (Şerefli-Üstün):

“Hayır; o, şerefli-üstün olan bir Kur’an’dır.” (Buruc: 85/21)

15) El-Beşir en-Nezir (Müjdeleyici-Korkutucu):

“Bilen bir kavim için, müjdeleyici ve uyarıcı olmak üzere, ayetleri fasıllar halinde açıklanmış Arapça bir Kur’an’dır.” (Fussilet: 41/3-4)[72]

16) er-Ruh:

“Böylece sana emrimizden bir ruh vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Ancak biz onu bir nur kıldık; onunla kullarımızdan dilediklerimizi hidayete erdiririz. Şüphesiz sen, dosdoğru olan bir yola yönelip-iletiyorsun.” (eş-Şûrâ, 42/52)

17) eş-Şifâ:

“Kur’an’dan mü’minler için şifa ve rahmet olan şeyleri indiriyoruz. Oysa o, zalimlere kayıplardan başkasını artırmaz.” (el-İsrâ, 17/82)

18) el-Mesânî:

“Allah, müteşabih, ikişerli bir kitap olarak sözün en güzelini indirdi. Rablerine karşı içleri titreyerek-korkanların O’ndan derileri ürperir. Sonra onların derileri ve kalpleri Allah’ın zikrine (karşı) yumuşar-yatışır. İşte bu Allah’ın yoll göstermesidir, onunla dilediğini hidaye erdirir. Allah kimi saptırırsa, artık onun için bir yol gösterici yoktur.” (ez-Zümer, 39/23)

19) Ümmü'l-Kitab:

“Ha, Mim. Apaçık Kitab’a andolsun; Gerçekten Biz onu, belki aklınızı kullanırsınız diyeArapça bir Kur’an kıldık.” (ez-Zuhruf, 43/1-4)[73]

Kur’an-ı Kerim’e bunlardan başka isim ve vasıflar da verilmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır:

“El-Müheymin, El-Hakk, El-Hakîm, El-Burhan, El-Vahy, El-Beyân, El-Belâğ, Et-Tezkire, El-Urvetü’l-Vüskâ, El-Fasl, El-Adl, es-Sıdk, el-Kasas, Kelâmullah, Hablullah, Ahsenu’l-hadis, el-Kayyim, Ümmü’l-Kitab.”

 

4- Kur'ân'ın Toplanması:

 

Ashab-ı Kiram, Hz. Peygamber (s.a.s)'in sağlığında Kur'an'ın bütününü yazmıştır. İnen her âyeti bizzat Hz. Peygamber tarafından vahiy katiplerine okunur, onlar da yerlerine yazarlardı. Ancak Hz. Peygamber (s.a.s), nâzil olan âyetlerin ashabı tarafından ezberlenmesini yeterli görmemiştir. Çünkü onları ashabından ne kadar çok kimse ezberlemiş olursa olsun, hafıza, daima unutkanlık illetine maruz kalabilecek olan bir yetenektir ve belirli bir zaman için çok güçlü olsa bile, sonradan bu gücünü ve dolayısıyla güvenilir olma vasfını yitirebilir. İşte bu sebeble Hz. Peygamber, vahyi ezberleyenler yanında, onu bir de yanlışsız olarak yazabilecek kâtipler edinmiş ve kendisine bir âyet nazil olduğu zaman, onu bu katipler aracılığıyla yazdırmıştır. Hz. Ebu Bekir, Ömer b. Hattab, Osman b. Affân, Ali b. Ebî Tâlib, Zubeyr b. el-Avvâm, Ubeyy ibn Ka'b, Zeyd b. Sâbit, Muâviye b. Ebî Süfyan, Muhammed b. Mesleme, Eban b. Sa'd, Hz. Peygambere vahiy katipliği yapan sahabilerden bazılarıdır.

Kur'an-ı Kerim, Hz. peygamber devrinde bizzat vahiy meleği ve Nebi (s.a.s)'in birbirlerine karşılıklı okumaları ve de sahabilerin ezberlemesiyle korunmuştur. Ancak Hz. Peygamber' in sağlığı müddetince devam eden vahyin bütün bir kitabta toplanmasına imkân yoktu. Çünkü vahyin Hz. Peygamberin ölümüne kadar devam ettiği bilinmektedir.[74] Hz. Peygamber'in vefatından dokuz gün öncesine kadar devam eden vahiy Onun vefatıyla son buldu. Böylece Kur'an inen son âyetle tamamlanmış oldu.

Yüz on dört sûre, altıbin altıyüz altmış altı âyetten müteşekkildir.

Kur'an sûreleri bazen bir bütün olarak bazen de bölümler halinde indirildi. Bazı sûreleri Mekke'de inmesi dolayısıyla "Mekkî", bazıları Medine'de indirildiklerinden "Medenî" diye nitelendirilmiş ve yirmi iki yılda tamamlanmıştır.

Vahyedilen bütün sûrelerin hafızlar tarafından ezberlenmesi, kemik, tahta, papirüs, deri ve kiremit inceliğindeki pişirilmiş tuğlalara yazılmak suretiyle korunmuştur.

Hz. Peygamber (s.a.s)'in vefatını takip eden Yemâme savaşlarında yetmiş kadar hafız (kurrâ)'ın şehid düşmesi müslümanları telâşa düşürmüştü. Hz. Ömer de hafızların toplanması için halife Hz. Ebu Bekir'e başvurarak konunun görüşülmesini istemişti. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekr, Zeyd İbn Sâbit başkanlığında toplanan Abdullah b. Zübeyr, Sa'd b. Ebi Vakkas, Abdurrahman b. Haris b. Hişam'ın da bulunduğu büyük bir komisyon tarafından Kur'an sahifeleri Mekke lehçesi esas alınarak bir araya getirildi.[75]

Hafız ve kâtib olan Zeyd b. Sâbit, Hz. Ebû Bekir'in talimi, Hz. Ömer'in yardım ve gözetimi altında, elinde yazılı Kur'an metni olan herkesin bu metinleri getirmesini ve getirirken de ellerindeki metinlerin bizzat Hz. Peygamberden yazıldığına dair iki güvenilir şahid gösterilmesi istendi. Böylece bütün metinler toplanarak bir araya getirilmiş ve Kur'an-ı Kerim'in aslî nüshası yazılarak halife Hz. Ebu Bekir'e teslim edilmiştir. Zeyd b. Sâbit'in çalışmalarıyla ortaya koyduğu bu aslî nüshaya "İmam Mushaf" adı verilmiştir. Abdullah b. Mes'ûd'un teklifiyle iki kapak arasında "İmam Mushaf" üzerinde yapılan danışma ve görüşmeler sonucunda bunun üzerinde her hangi bir noksanlık görülmemiş ve güvenirliği konusunda ittifak sağlanmıştır. Böylece Kur'an-ı Kerim her hangi bir tahrifata uğramadan "Mushaf" haline getirilerek aynı mushaftan çoğaltılan mushafların ana kaynağını teşkil etmiştir.

Hz. Ömer devrinde Kur'an öğretimine hız verildi. Gerek Medine'de gerekse sınırları günden güne genişleyen İslam Devletinin diğer merkezlerinde en sıhhatli kaynak olan hâfiz sahabilerin öğretmen ve gözetmenliğinde pek çok hâfız yetiştirilmiştir. Fakat zamanla fetihlerin hız kazanması ve yeni fethedilen yerlerde ortaya çıkan kavim ve kabilelerin müslüman oluşu farklı şive ve lehçelere göre okuyuş ayrılıklarını ortaya çıkarmıştır. Bu durum M. 648'de Ermenistan ve Azerbaycan fethinde Şamlı ve Iraklı askerlerin yan yana gelmesi ile farklı okuyuşların su yüzüne çıkmasını sağladı. Bu tartışma ortamının daha fazla büyümesine engel olmak için Huzeyfe b. Yemân, Halîfe Hz. Osman'a başvurarak bu durumun düzeltilmesini, ihtilafın ortadan kaldırılmasını istedi. Bunun üzerine Halife Hz. Osman, Rasulullâh'ın diğer ashabı ile de istişare ederek, İslâm dünyasında yalnızca Hz. Ebu Bekr'in emriyle derlenmiş olan onaylı Kur'ân mushaflarının kullanılmasını ve bir başka lehçe yahut ağız ile yazılmış tüm diğer nüshaların kullanılmasının yasaklanmasını kararlaştırdı. Hz. Osman bir önlem olarak da gelecekte herhangi bir kargaşa yahut yanlış anlamaya meydan vermemek için diğer tüm nüshaları yaktırarak ortadan kaldırma yoluna gitti. Hz. Ebû Bekir zamanında yazılan İmam Mushaf, Hz. Ömer'in ölümünden sonra kızı ve Peygamberimizin hanımı Hz. Hafsa'ya geçmişti. Hz. Osman zamanında bu nüshadan çoğaltılan mushafların yedi nüsha olduğu söylenir.[76] Bunlar Medine, Mekke, Şam, Kûfe ve Basra'ya gönderilerek müslümanlar arasında çıkabilecek farklı okuyuşlar önlenmiş oldu. Hatta Hz. Ali'nin Hz. Osman için "Eğer Osman (r.a) Kur'an'ın tek kitap halinde toplatılarak çoğaltılması işini yapmasaydı ben yapardım" dediği bilinmektedir.

Kur'an-ı Kerim Fatiha sûresi ile başlayıp Nâs sûresi ile son bulmuştur. Ondört yerinde tilâvet secdesi yer almaktadır.[77] Bunlar okunduğunda tilâvet secdesi yapmak vacibdir.

Hz. Osman (r.a) tarafından değişik vilâyet merkezlerine gönderilen nüshalar asırların geçmesiyle kayboldu. Günümüzde halen onlardan bir tanesi İstanbul Topkapı müzesinde; bir diğer tam olmayan nüshası Taşkent'te bulunmaktadır. Çarlık Rus hükümeti onun faksimile ile röprodüksiyonunu (fotoğraf veya fotokopi ile tam kopyasını) neşretmiştir. Şu anda dünyanın her yanında okunmakta olan Kuran'larla Taşkent'teki Kur'an arasında tam bir benzerlik, aynılık sözkonusudur.[78]

Hz. Ebû Bekr'in (ö. 13/634) halifeliği sırasında Kur'an-ı Kerîm toplanıp iki kapak arasında kitap haline getirilince, uygun bir isim aranmış, Abdullah b. Mes'ud'un (ö.32/652) "Habeşistan'da bir kitap gördüm, ona Mushaf adını vermişlerdi" demesi üzerine, halife tarafından bu isim uygun bulunmuştur.[79] Mushaf; sayfalardan meydana gelmiş kitap anlamına gelir.[80]

 

5- Kur'an-ı Kerîm'in Muhtevası:

 

Kur'an yirmi üç yılda parça parça indirilmiştir. On üç yıl kadar süren Mekke döneminde inen âyet ve sûreler daha çok İslâm inanç ve ahlâkı ile ilgili konuları kapsar. Allah'ın birliğine, meleklere, peygambere, kitaplara ve âhiret gününe iman gibi. Hz. Âdem (a.s)'den beri gelen tevhid inancı işlenir. Allah'a ortak koşma ile mücadele edilir ve geçmiş milletlerden ibretli kıssalar anlatılır. Bu arada tevhid inancından ayrılmış olan atalarının bu yanılgısı şöyle ifade edilir: "Onlara; Allah'ın indirdiğine uyun, denilince, hayır biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız, derler. Ya ataları bir şeye aklı ermeyen ve doğru yolda olmayan kimseler idiyseler?" (el-Bakara, 2/170).

Cenab-ı Hak, Kur'ân-ı Kerîm'in, Hz. Âdem'den sonra peygamber olan Hz. Nuh'tan itibaren devam eden vahiy zincirinin devamı olduğunu da açıklar:

"Şüphesiz biz, Nuh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, torunlarına, İsa'ya, Eyyûb'a, Yunus'a, Hârun'a ve Süleyman'a da vahyettik. Dâvud'a Zebûr'u verdik" (en-Nisâ, 4/163)

Medine'de inen âyet ve sûrelerde daha çok hukuk kuralları yer almıştır. Aile ve devletin tanzimi, insanların birbiriyle veya devletle olan ilişkileri, akitler, sulh ve savaş halleri bu âyetlerde açıklanır. Çünkü M. 622 tarihinden itibaren artık Medine'de bu hükümleri uygulamak için yeterli güce sahip bir İslâm Devleti teşekkül etmişti. Bu Devlet'in basında da Allah'ın elçisi Hz Muhammed bulunuyordu.

Allah-ü Teala hafifinden ağırına doğru bir yol izleyerek hükümler gönderiyor, resûlüllah ve ashabı bunları geciktirmeksizin uyguluyordu. Kur'an dilini bilmeleri, namazlarda, mescid içinde ve dışında okunan sûre ve ayetleri anlamalarını kolaylaştırıyordu. Bu devrin özelliği; iyi ve yararlı olanı almak, kötü ve zararlı olanı kaldırmak şeklinde özetlenebilir. Yükümlülükler birden gelmemiş, gelenler de giderek tamamlanmıştır. Mesela: namaz, sabah ve akşam iki vakit iken, sonra beş vakit olmuştur. İçki önceleri yasaklanmamış, sadece zararlı olduğu belirtilmiş, sonra sarhoş iken namaza yaklaşılması yasaklanmış, en sonunda da kesin olarak haram kılınmıştır.[81]

Kur'an-ı Kerim'de yer alan hükümler insanların gücü yeteceği ölçüdedir. Ayette şöyle buyurulur:

"Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez." (el-Bakara, 2/286)

Hükümlerde başka bir özellik de kolaylık prensibidir.

"Allah size kolaylık diler. Size güçlük istemez" (el-Bakara, 2/185)[82]

Hz. Peygamber ayetlerde belirtilmeyen hususlarda ağır hükümler konulmasından çekinir, çeşitli konularda çok soru soran sahabelere: "Ben sizi kendi halinize bıraktığım sürece, siz de beni kendi halime bırakın"[83] buyururdu. Nitekim hac ibadeti farz kılınınca[84] Resûlüllah (s.a.s.) bunu tebliğ etmiş ve ashab-ı kirama hac yapmalarını bildirmiştir. Bir sahabenin bu ibadeti için: "Her yıl mı?" sorusuna üç defa tekrarlaması üzerine, Allah'ın elçisi şöyle buyurmuştur:

"Sizden öncekiler, peygamberlerine çok soru sormaları ve aldıkları cevaplarla amel etmemeleri yüzünden helak olmuşlardır. Ben sizi kendi halinize bıraktığım sürece siz de beni kendi halime bırakın"[85]

Kur'an'ın parça parça inişi uygulamayı kolaylaştırıyordu. Diğer yandan, bu sayede, gelen ayetler ezberlenip, ünsiyet meydana geliyor, kalblere yerleştiriyordu. Müşrikler Kur'an'ın bir defada inmesi gerektiğini söyleyerek tenkid yönetilince, kendilerine yüce Allah şöyle cevap verdi:

"İnkar edenler; Kur'an ona bir defada indirilmeliydi, derler. Halbuki biz onu böylece senin kalbine yerleştirmek için azar azar indirir ve onu ağır ağır okuruz" (el-Furkan, 25/32)

Ayetlerin olaylar üzerine inişi, tam ihtiyaç sırasında gelişi, toplumda gerekli etkiyi göstermesine yardımcı olmuştur. Bu yüzden, ayetlerin iniş sebepleri (esbab-ü nüzul). Kur'an tefsirlerinde önemli bi alt yapı oluşturmuştur.

Kur'an-ı Kerim'i gerek Mekke ve gerekse Medine döneminde Hz. Peygamberden bir vahiy katipleri grubu yazmış ve bu yazılanları sahabeden yalan üzerine birleşmeleri aklen mümkün olmayan bir topluluk ezberlemiş, böylece her devirde yalanda birleşmesi düşünülmeyen topluluklar birbirlerinden naklederek, hiçbir tahrif ve değişikliğe uğratılmadan, ilave ve eksiklik yapılmadan mushaflara yazılı ve hafızalarda kayıtlı olarak bize kadar ulaşmıştır. Tevatür yoluyla nakil, nakledilenin doğruluğu konusunda İslam bilginleri arasında hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Bu prensip gereğince Hz. Ebu Bekir'in halifeliği sırasında Kur'an toplanırken tevatür derecesini bulmayan Abdullah b. Mesud'un kendisinin daha iyi anlaması için açıklayıcı olarak koyduğu bazı ifadeler komisyonca metne eklenmemiştir. Bunlardan birisi de yemin ile ilgili; "Bunları yapma imkânını bulamayan kimsenin üç gün oruç tutması gerekir." (el-Maide, 5/89) âyetinin devamında "mütetâbiat (peşpeşe)" ilavesidir. Yine Abdullah b. Mes'ud'un annelerin nafakası ile ilgili: "Mirasçı da (yukarıda) belirtildiği şekilde (nafaka ile) yükümlüdür." (el-Bakara, 2/233) âyetindeki "mirasçı hakkında "zi'r-rahimil-mahrem (evlenilmesi yasak olan yakın hısımlardan olan) şeklinde ilâve taşıyan kıraati de Kur'an'dan sayılmaz.[86]

Tevâtür derecesine ulaşamayan bu gibi kıraatlerin hukukçular için delil olarak kullanılıp kullanılamayacağı konusunda görüş ayrılığı vardır. Hanefilere göre, bu kıraat şekillerini nakleden sahabe bunu ya Hz. Peygamber' den işitmiştir veya kendi görüşü ve ictihadı olarak ifade etmiştir. Bunun, en azından Allah'ın kitabını tefsir için vârid olmuş bir sünnet olduğu açıktır. Sünnetin hüküm kaynağı olduğunda ise şüphe yoktur. İşte bunun bir sonucu olarak Hanefîler yemin keffâreti olarak tutulacak orucun peş peşe üç gün tutulmasını gerekli görürler Şafii, Maliki ve Hanbelilere göre ise, mütevatir olmayan Kıraatler ne Kur'ân ve ne de sünnet sayılmaz ve hüküm çıkarmada delil olarak da kullanılamaz.[87]

Kur'ân-ı Kerîm bir benzeri yazılamayan, en üstün edebiyat ve üslûp özelliklerine sahiptir. Âyetlerde bu özellik şöyle dile getirilir:

"Eğer kulumuz Muhammed'e indirdiğiniz Kur'an'dan şüphe ediyorsanız siz de bunların benzeri bir sûre getirin. Bu konuda Allah'tan başka şahidlerinizden de yardım isteyin. Eğer doğru söyleyenlerden iseniz, bunu yapın" (el-Bakara, 2/23)

"Yoksa onu (peygamber) kendiliğinden uydurdu mu diyorlar?" De ki: "Öyleyse, eğer iddianızda doğru iseniz siz de onun benzeri bir sûre meydana getirin. Bu konuda Allah'tan başka gücünüzün yettiği kim varsa onları da yardıma çağırın" (Yunûs 10/38).

Kur'an yalnız Araplar için değil, yeryüzündeki tüm insanları doğru yola iletmek için gelmiştir. Onun öğretileri cihanşümüldür. Âyette şöyle buyurulur:

"Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik" (el-Enbiyâ, 21/107) [88]

 

6- Kur’an’ın İ’cazi Özellikleri:

 

Bu özelliği Kur'an'ın i'caz yönlerinin de evrensel olmasını gerektirir. Kur'an'ın insan gücü üstündeki bazı özellikleri şunlardır:

1. Belâgat: Kur'an'ın üslûp ve ifade üstünlüğü essiz ve orijinaldir. Kur'an kelimelerinin üstün akıcılığının arap dilinde bir benzeri yoktur. Bazen bu edebî üslûp, insanın tüylerini ürpertecek güçtedir. Buna aşağıdaki âyetler örnek verilebilir:

"Ey insanlar! Rabbinizden sakının. Doğrusu kıyamet saatinin sarsıntısı büyük bir şeydir. Kıyameti gören her emzikli kadın emzirdiği yavrusunu unutur, her hâmile kadın çocuğunu düşünür. İnsanları sarhoş gibi görürsün, halbuki onlar sarhoş değildirler; fakat Allah'ın azabı çok çetindir" (el-Hac, 22/ 1, 2).

2. Kur'an'ın geçmiş çağlara ait olayları haber verişi: Kur'an; Hz. Nuh, Lut, İbrahim peygamberlere, Ad ve Semûd kavimlerine ait haberleri anlatmaktadır. Yine Hz. Musa ve Fir'avn arasında geçen olayları, Hz. Meryem'i, Hz. İsa ve doğumu gibi haberleri gerçeğe uygun biçimde vermektedir. Bunlar, diğer semavi dinlerin kutsal kitaplarındaki bozulmamış olan bilgilere de uymaktadır. Bütün bunlar ümmi olan, okuma ve yazma bilmeyen bir peygamber olan Hz. Muhammed'in diliyle haber verilmektedir. Bu durum, bu bilgilerin ilahi vahiy ürünü olmasını gerektirir. Kur'ân-ı Kerîm'de bu konuda şöyle buyurulur:

"Sen daha önce bir kitaptan okumuş ve onu sağ elinle de yazmış değildin. Öyle olsaydı, bâtıl söze uyanlar şüpheye düşerlerdi" (el-Ankebût, 29/48).

3. Kur'ân'ın gelecek olayları haber verişi: Kur'an'da haber verilen, geleceğe ait bir takım olaylar zamanı gelince meydana gelmiştir. Şu olayları örnek verebiliriz:

İslâm'ın ortaya çıkışı sırasında Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans) ile İran dünyanın güçlü iki ülkesi idiler. Anadolu, Suriye, Filistin, Mısır ve Irak'ın bir bölümü Bizans'a bağlı idi. M.613 tarihlerinde bu iki komşu ülke, amansız bir savaşa girişti. İran galip gelerek Irak, Suriye, Filistin ve Mısır'ı ele geçirmiş, Anadolu'yu da istilâ ederek İstanbul Boğaziçi sahillerine kadar ilerlemişti. Bu haber Mekke'ye ulaşınca müşrikler sevinmiş, İranlıların Bizans'ı yenip perişan ettiği gibi, kendilerinin müslümanları yeneceklerini söylemişlerdi. Bizanslılar hristiyan ve ehl-i kitap, İranlılar ise putperest idiler. Bu yüzden Mekke müşrikleri İranlıları kendilerine yakın görüyor ve onların zafer kazanmasından dolayı seviniyorlardı. İşte bu arada Kur'an-ı kerim'in şu âyetleri indi:

"Elif. Lâm. Mîm. Bizanslılar en yakın bir yerde yenildiler. Onlar bu yenilgilerinden sonra yakın bir zamanda (üç ilâ dokuz yıl arasında) galip geleceklerdir. İş, eninde sonunda Allah'a aittir. İşte o gün mü'minler Allah'ın yardımı ile sevineceklerdir. Allah dilediğine yardım eder. O güçlüdür, esirgeyicidir" (er-Rum, 30/1-5).

Hz. Ebû Bekir, üç yıl süre belirleyip, Bizanslıların bu süre içinde çıkacak savaşta galip geleceklerini söyleyerek müşriklerden Ubey b. Halef'le bahse girdi. Bunu haber alan Rasûlüllah (s.a.s), âyetteki "bıd"' kelimesi üç ilâ dokuz arası sayıları ifade ettiği için süreyi dokuz yıla çıkarmasını bildirdi. Kaybedenin vereceği deve sayısı da yüz'e çıkarıldı. Gerçekten "Bedir" gününde, Bizanslılar İran'ı yendi ve Hz. Ebû Bekir Ubey'in varislerinden bu develeri alarak, Rasûlüllah'ın tavsiyesi üzerine yoksullara tasadduk etti.[89]

Yine Kur'ân-ı Kerîm'de müslümanlara Mescid-i Haram'a girecekleri va'dedilmiş ve şöyle buyurulmuştu: "Şüphesiz, Allah, Peygamberinin rüyasının gerçek olduğunu tasdik etmiştir. Allah dilerse siz, güven içinde, başlarınızı tıraş etmiş veya saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram'a gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bilir. Bundan başka size, yakın zamanda bir zafer verecektir" (el-Feth, 48/27).

Mekke fethi ve arkasından yapılan veda haccı ile bu müjde de çok geçmeden gerçekleşmiştir. Bunun gibi haber verildiği üzere çıkan pek çok olaylar vardır.[90]

4. Kur'an bir çok bilimsel gerçekleri içine almıştır. Kur'an'ın açıkladığı öyle bilimsel gerçekler vardır ki, okuma-yazma bilmeyen ümmî bir kimsenin bunları kendiliğinden söylemesi mümkün değildir. Meselâ; insanın yaratılışı Kur'an'da şöyle anlatılır:

"Yemin olsun ki, Biz insanı özlü balçıktan yarattık. Sonra onu bir nutfe halinde sağlam bir yere yerleştirdik. Sonra o nutfeyi donmuş bir kana çevirdik. Sonra o kanı bir parça et yaptık ve bu etten kemikler yarattık, bu kemikleri de etle örttük. Daha sonra onu, bambaşka bir yaratık yaptık. Yaratanların en güzeli olan Allah ne yücedir. Bütün bunlardan sonra siz öleceksiniz. Sonra da kıyamet günü yeniden diriltileceksiniz" (el-Mü'minûn, 23/12-16).

Yer, gök ve canlıların yaratılışı hakkında da şöyle buyurulur:

"İnkâr edenler, gökler ve yer birbirine bitişik iken onları ayırdığımızı ve bütün canlıları sudan yarattığımızı bilmezler mı? Hâlâ inanmıyorlar mı?" (el-Enbiyâ. 21/30).

Kur'an'da bunlara benzer yaratılış ve evrenle ilgili pek çok âyetler vardır. Bunları, kitap okumasını bilmeyen ve yanında hiçbir ilmî eser bulunmayan Hz. Muhammed'in başkalarından öğrenip söylemesi mümkün değildir. Diğer yandan Hz. Muhammed gençliğinde ticaret amacıyla, biri on iki, diğeri yirmi beş yaşlarında olmak üzere sadece iki defa kısa süreli Mekke dışına çıkmış ve Suriye'ye kadar gidip gelmiştir. Kur'an'da haber verilen bu gerçekleri bugün pozitif bilimler de aynen doğrulamaktadır. Astronomi, fizik, kimya ve biyoloji gibi bilimler bunlar arasında sayılabilir. Allah'ın yarattığı maddeyi ve tabiat olaylarını açıklamaya çalışan bu bilimlerle vahiy ve sünnet ürünü olan ilahiyat bilimlerinin çatışması düşünülemez. Çünkü yüce yaratıcı bu gibi çelişkilere düşmekten uzaktır.

Çelişki gibi algılanan noktalar varsa, ya delîlin kendisi tartışmalıdır, ya da anlaşılmasında kapalılık veya yanılgı söz konusudur. Nitekim, önceki asırlarda ne kastettiği tam anlaşılamayan bazı âyet ve hadislerin bilim ve tekniğin, astronomi ve tıp ilimlerinin ilerlemesi sonucunda daha güzel anlaşılıp tefsir edilebildiği bilinmektedir. Güneşin kendi ekseni etrafında dönmesi ve sistemiyle birlikte evrendeki hareketini sürdürmesi[91], gök cisimleri arasındaki çekme ve itme gücü[92], rüzgârın bitkileri aşılayıcı fonksiyonu[93] bunlar arasında sayılabilir.

Kur'an'da yer alan amelî hükümlerin ana noktaları açıklanmış, uygulama ve ayrıntı sünnete bırakılmıştır. Çünkü Allah'ın ve elçisinin koyduğu hükümler birbirinin tamamlayıcısıdır. Yüce Allah; "Peygamber'e itaat eden Allah'a itaat etmiş olur" (en-Nisâ, 4/80) buyurur. [94]

Kur'ân-ı Kerim'in mucize olduğu hususunda hiçbir ihtilâf yoktur.

Ebû Mansur Muhammed el-Matûridî (rh.a)'ye göre: "Kur'ân-ı Kerîm'in îcaz yönü belâgatının kemâle ulaşmasıdır. Eğer bu îcaz, belâgat yönünden başka şeylerde olsaydı, benzerini getirmek için uğraşan Arapları, başka yönleriyle de âciz bırakması gerekirdi. Gaybtan haber vermesi, tenakûzdan hâli olması ister dünyevî, ister uhrevi olsun bütün mesalihi ihtiva etmesi gibi yönlerde. Bu zikredilen haller sadece Kur'ân’a mahsus olmayıp, diğer bütün ilâhi kitaplarda da mevcuttur."[95]

Kur'ân-ı Kerim, İslâm fıkhında her yönden mutlak asıldır.[96] İmam-ı Kurtubî, "Kur'ân-ı Kerîm'in îcazlarından birisi de ilimdir. Helâl, haram vesair hükümlerle, insanlığı ayakta tutan, ailevî ve beşeri münasebetleri düzene koyan ve saadeti hazırlayan bir ilim" diyerek bu konuya açıklık getirmiştir.[97] Kur'ân-ı Kerim'den olduğu sabit olan bir harfi, bir kelimeyi veya bir âyeti inkâr edenin küfrü üzerinde ittifak vardır.[98] Dolayısıyla hiçbir ideoloji gösterilemez ki, temelde küfre dayanmasın.[99]

 

7- Kur’an’ın Muhteviyatı:

 

Kur'an-ı Kerim'in içine aldığı hükümler; ibadetler, muâmeleler ve cezâ olmak üzere genel olarak üçe ayrılır.

 

1. İbadetler:

 

Kur'an'da ibadetler icmalî olarak emredilmiştir. Namaz, oruç, hac, zekât ve diğer sadakalar bunlar arasında sayılabilir. Otuzdan fazla âyette namaz emredilmiş, ancak onun vakitleri, rükün ve şartları hadislerle belirlenmiştir. Allah elçisi; "Ben namazı nasıl kılıyorsam siz de öyle kılın"[100] Haccın esasları da Hz. Peygamber tarafından açıklanmıştır: "Hac ile ilgili ibadetlerinizi benden alınız"[101] Zekâtı da Allah elçisi bizzat uygulamış ve zekât memurlarına uygulama şartlarını açıklamıştır.

Keffâretler de temelde ibadet niteliğindedir. Çünkü bir kısım günahların affı bunlarla sağlanmaktadır. Kur'an'da yer alan keffâretler üç tanedir. Yemin keffâreti[102], bir mü'mini yanlışlıkla öldürme keffâreti[103] ve zıhar keffâreti.[104]

 

2. Muâmeleler:

 

Evlenme, boşanma, nafaka, velâyet, mâlî, iktisâdî konular, akitler, savaş ve barış gibi ferdin fertle, ferdin devletle veya devletlerin birbiriyle olan birtakım ilişkileri bu bölümde yer alır.

Kur'ân-ı kerim mâlî konularda haksız kazancı yasaklamış ve akitlerde karşılıklı rıza esasını getirmiştir. Allâhü Teâlâ şöyle buyurur:

"Ey iman edenler! Malı aranızda haksızlıkla değil, karşılıklı rızaya dayanan ticaretle yeyin, haram ile kendinizi mahvetmeyin" (en-Nisâ, 4/29).

Diğer yandan ticarî yatırımlarda kârın meşrû oluşu "risk" esasına bağlanmıştır. İslâm, riske katılmaksızın sermaye için alınacak miktarı önceden belirlenmiş fazlalığa "faiz" adını vermiş ve bunu yasaklamıştır. Nakit tasarrufunu başkasına veren kimse, bunu karz-ı hasen yoluyla vermiştir. Bu takdirde rizikoya katılmaz, sadece verdiği cins paradan, verdiği kadarını alma hakkı doğar. Ya da gelir elde etme amacıyla vermiştir. Bu da İslâm'da riske katılma yoluyla olabilir Mufavaza, inan veya mudârabe yöntemlerinden birisiyle vermesi gerekir ki her birinde sermaye zarar riskine girer ve kârdan, serbest sözleşmeyle belirlenecek yüzde kadar pay alır.

Aile hukuku ile ilgili hükümler de Kur'ân da genişçe yer alır. Karşılıklı haklar yanında, aile fertlerinin birbirlerine karşı tavır ve davranışları da açıklanır. Ölümden sonrası için miras hükümleri belirlenir.

İdare edenlerle idare edilenler arasındaki ilişkilerde adâlet, şûrâ, yardımlaşma ve koruma ilkeleri gözetir.

 

a. Adalet:

 

Adalet bütün hakların ve mülkün temelidir. Kur'an'da şöyle buyurulur:

"Şüphesiz ki, Allah, size emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder" (en-Nisâ, 4/58).

Şu âyet de adaletin önemini belirtmektedir:

"Şüphesiz, Allah adaleti, iyilik yapmayı ve hısımlara yardım etmeyi emreder. Taşkın kötülüklerden, meşrû olmayan şeylerden, zulüm ve zorbalıktan nehyeder" (en-Nahl, 16/90).

Kur'an adaleti, idare edenlerle idare edilenler, devlet başkanı ile tebea ve bütün halkın birbirine adaletli davranması esasına dayanır. İnsanlar arasında ırk, renk, dil, zenginlik ve yoksulluk ayırımı yapılmaz. Zimmet ehli olan ehl-i kitabın hakları korunur.

 

b. Şûrâ:

 

Kur'an-ı Kerîm şûrâyı (istişare) emretmiş ve şöyle buyurmuştur:

"Dünyaya ait işlerde onlarla istişare et. Bir kere karar verince de, artık Allah'a güvenip dayan" (Âlu İmran, 3/159).

"Onların işleri aralarında şûrâ (danışma) yoluyladır" (eş-Şûrâ, 42/38).

Bu ikinci âyet, İslâm yönetiminin müslümanlar arasında şûrâ esasına dayandığını ifade etmektedir. Diğer yanda âyet, herkesle tek tek istişare imkânı bulunmadığı için, yönetimde bir istişare heyetinin işbaşına getirilmesi görevini İslâm toplumuna yüklemektedir. Nass'ın işaretinden bu anlam ve sonuç ortaya çıkmaktadır.[105] Burada şûrâ şekil ve unsurlarının kapalı bırakılması, bu prensibe, ileriki çağların getireceği yeni durumlara ve sosyal yapılara göre esneklik kazandırmak için olsa gerekir.

 

c. Yardımlaşma:

 

Yönetimle toplum ve bütün mü'minler birbiriyle yardımlaşma ve dayanışma içinde bulunmalıdır. Kur'an'da şöyle buyurulur:

"Birbirinizle iyilik ve takvada yardımlaşın, günah işleme ve haksızlıkta yardımlaşmayın" (el-Mâide, 5/2).

 

d. Koruma:

 

Toplumun, mal, can, ırz ve namusunu korumak gerekir. Bunlar da ceza hukukunu uygulamak ve zayıfı güçlüye ezdirmemek yoluyla gerçekleşir.

Sonuç olarak Kur'an-ı Kerîm, fert ve toplum yararı için gerekli özlü prensipler getirmiş, fert ve topluma zarar verebilecek şeyleri yasaklamıştır. Kur'ân'ın okunması, dinlenmesi, açıklanması, üzerinde düşünülmesi ve içindeki prensiplerin uygulanması birer ibadettir. Sözünü, iş ve mesleğini ona göre düzenlemek manevî huzur ve mutluluk kaynağıdır. Ona tutunan en sağlam kulpa yapışmış, hidâyet yolunu bulmuş olur. Ancak Kur'an'ın iniş amacı, yalnız okunup sevap kazanılması ve saygı ile duvara asılmasından ibaret değildir. Asıl amaç, anlamına eğilmek ve günlük hayatımızda gücümüz yettiği ölçüde onu uygulamaya ve toplum hayatına hakim kılmaya çalışmaktır. [106]

 

8- Kur’an İle Kudsi Hadis Arasındaki Fark:

 

Kur’an-ı Kerim ile Kudsi Hadis arasında birçok fark vardır. En önemlileri şunlardır:

1) Kur’an-ı Kerim, Yüce Allah’ın Rasulullah’a lafzıyla beraber vahyettiği kelamıdır. Onunla Araplara meydan okumuştur. Araplar onun benzeri olan on sureyi veya bir sureyi getirmekten aciz kalmışlardır. Kur’an ile meydan okuma, hala devam etmektedir. O, kıyamet gününe kadar kalıcı bir mucizedir. Kudsi hadis ile meydan okuma ve i’caz vaki olmamıştır.

2) Kur’an-ı Kerim ancak Allah Teala’ya nisbet edilip: “Allah Teala şöyle buyurdu.” denir. Kudsi hadis ise Allah’a izafe edilerek rivayet edilir ve nisbet, bu taktirde, ihbar nisbeti olur. Çünkü Rasulullah bunu, Allah Teala’dan haber verici olup: “Rasulullah Rabbinden rivayetinde şöyle buyurdu.” denir.

3) Kur’an-ı Kerim’in hepsi tevatürle nakledilmiştir. Onun sübutu kesindir. Kudsi hadislerin ise çoğu ahad haberlerdir. Bunların sübutu zannidir. Kutsi hadis; bazen sahih olur, bazen hasen olur, bazan da zayıf olur.

4) Kur’an-ı Kerim, lafız ve mana bakımından Allah katındandır. Onun lafzı da, manası da vahyedilmiştir. Kudsi hadisin ise; manası Allah katından lafzı Rasulullah’dandır. Sahih olan budur. Onun lafzı değil, manası vahyedilmiştir. Bunun içindir ki, muhaddislerin çoğunluğuna göre, kutsi hadisin lafzını gözetmeden sadece manasını rivayet etmek caizdir.

5) Kur’an-ı Kerim’in tilaveti ile ibadet olunur. O namazda okunur. Nitekim Yüce Allah: “Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun.” (Müzzemmil: 73/20) buyurmuştur. Hadiste bildirildiğine göre, Kur’an’ı okumak; karşılığında Allah’ın sevab ihsan ettiği bir ibadettir. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kim Allah Teala’nın kitabından bir harf okursa ona bir hasene vardır. Bir haseneye ise on kat sevap verilir. Ben elif-lam-mim bir harftir demiyorum, lakin elif bir harf, lam bir harf ve mim bir harftir.”[107]      

Kudsi hadis namazda kıraat için yeterli olmaz. Allah onun okunmasına genel bir sevap verir. Kur’an kıraatinde bir harfe verilen on hasene hakkında , hadisi şerifte bildirilen sevab, kudsi hadis için verilmez.[108]

 

KUR’AN-I KERİM’İN NÜZULÜ

 

A) VAHİY:

 

1) Vahiy ve Mahiyeti:

 

Allah’ın son kitabı Kur’an-ı Kerim, Rasulullah’a vahiy yoluyla gelmiştir. İslam vahye dayalı bir dindir. O, insan aklının, insan hevasının ortaya koyduğu bir şey değildir. Diğer bütün batıl inanç ve ideolojiler insanlar tarafından üretilmiştir. Ancak ilahi din olan İslam vahy yoluyla insanlara Allah tarafından bildirilmiştir.[109]

Vahiy kelimesi masdar olup, dilde gizli konuşmak, fısıldamak, ilham etmek, emretmek, ima ve işaret etmek, seslenmek, acele etmek, ortaya çıkarmak, mektup yazmak, elçi göndermek gibi çeşitli anlama gelmektedir.[110]

Gizli konuşma, işaret etme, emretme, ilham etme, ima etme, fısıldama, mektup yazma, elçi gönderme, acele etme, seslenme. Yüce Allah'ın vasıtasız olarak veya değişik vasıtalarla emirlerini peygamberlerine bildirmesi anlamında bir Kur'ânî terim.

"Vahiy" kelimesinin yukarıdaki anlamlarda kullanıldığına ait Kur'ân-ı Kerîm'de bir çok örnek vardır. Bunlar şöylece sıralanabilir:

"Zekeriyya mihraptan kavminin karşısına çıkıp sabah akşam rablerini tesbih etmelerini vahyetti" (Meryem : 19/11).

Buradaki vahiy kelimesi ima etmek, işaret etmek anlamında kullanılmıştır;

"Biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Onlar birbirlerini aldatmak için süslü ve yaldızlı sözler vahyederler" (el-En'am, 6/112).

Şeytanların birbirlerine vahyetmesi; fısıldama, gizli konuşma anlamlarında kullanılmaktadır;

"Şeytanlar dostlarına sizinle mücadele etmelerini vahyederler" (En'am, 6/121).

Bu ayetteki "vahiy" kelimesi teşvik etme, telkin etme, söyleme, anlamlarında kullanılmıştır:

"Her gökte ona ait emri vahyetti" (Fussilet, 41/12);

"Çünkü Rabbin kendisine vahyetmiştir" (en-Zilzal, 99/5) âyetlerinde geçen "vahiy" kelimesi de emretmek anlamında kullanılmıştır; "Bana ve Resûlüme iman edin, diye vahyetmiştim" (el-Maide, 5/111) âyetinde zikredilen "vahiy" kelimesi ima etme, emretme, manalarını ihya etmektedir.

Musa'nın anasına: "Onu emzir. Eğer onun için korkarsan onu denize bırakıver, korkma ve mahzun olma. Çünkü biz onu geri vereceğiz ve kendisini peygamber yapacağız" diye vahyetik" (el-Kasas, 28/7).

Bu âyette geçen "vahiy" kelimesi de ilham ve rüya anlamlarında kullanılmaktadır.[111]

Dini terim olarak kullanılan vahiy ise, bu anlamlardaki vahiy değil, Yüce Allah’ın nebi ve rasullerine emir ve yasaklarını bildirmesi, anlamındaki vahiydir.

Kimilerine göre vahy, Allah’ın kullarına bildirmek istediği hidayet ve emirlerini, onların arasından seçtiği nebi ve rasullerine insanların alışık olmadığı bir yolla bildirmesidir. Vahy, en geniş kapsamıyla şöyle tanımlanabilir: Rabbimizin genel olarak varlıklara hareket tarzlarını bildirmesi, özel olarak da insanlara ulaştırmak istediği ilahi emir, yasak ve haberlerin tümünü aracı ile veya aracısız olarak, gizli ve hızlı bir yolla nebi ve rasullerine iletmesidir. Bir başka yönden vahy, haberci veya işaret gibi herhangi bir aracı ile meramı ifade etmek demektir. Allah’ın kullarına haber göndermesi demek olan inzal kelimesi de bazen vahiy yerine kullanılır. Kur’an’da geçen ilim, hikmet, şifa, nur gibi kavramların da vahy karşılığı olarak kullanıldığını görmekteyiz. Vahy kökünden gelen kelimelerin geçtiği ayetlerde, bir varlığın diğer bir varlıkla iletişim ve irtibat kurması, ortak bir özellik olarak gözükmektedir. Vahiy olayında, kendisine haber ulaştırılan, kendisiyle iletişim kurulan varlık, vahyi aldıktan sonra onun gereğini yapmak üzere harekete geçiyor. İletilen şey bir bakıma onun üzerinde etkileyici bir rol oynuyor. Örneğin bir rasul, vahyi aldıktan sonra, durmuyor, harekete geçiyor ve aldığı vahyi insanlara ulaştırıyor. Onun tebliğ ettiği vahyi duyup da kabul eden mü’min ise boş oturup beklemiyor, vahiyle gelen hükümlerin gereğini yapıyor. Demek ki vahy sıradan bir haberleşme, bir iletişim kurma değil, haberin ulaştığı varlığı aksiyona sevkeden önemli bir faaliyettir, önemli bir yönlendirici kaynaktır.[112]

Bir beşer olarak Rasulullah’ın, maddi alemden soyutlanıp, manevi aleme yönelmesi ve ilahi hitabı dinleyip alması anlamına gelen vahyin hakikatını kavramaya imkan yoktur. Çünkü ilim ve tekniğin başarılarına rağmen, insanoğlunun ruhi hallere ait bilgisi çok kısırdır. Fakat hakikatını anlıyamıyoruz diye vahiy hadisesini inkâr edemeyiz, bizim inancımıza göre vahiy hariçten gelir. Hristiyanlar vahyi ilham manasına alırlar. Maddeciler de vahyi insanın  iç coşkusu olarak tanırlar.

İslam inancına göre vahiy gerçeğini modern ilim yoluyla halletmek ve münakaşaya kalkışmak tehlikeli bir çıkmaza götürebilir. Çünkü vahiy metafizik bir meseledir, tecrübi ve sosyal ilimlerin metodu buna uygulanamaz. Vahiy, fıtri olan beşeriyyetten bir an sıyrılmaktır. Yine vahy, ruh gibi bir ilahi sırdır. Kısaca vahy Allah ile rasul arasında kılmış bir sır olduğundan insanoğlunun onu tam olarak anlaması mümkün değildir.

Kelimeleri yerli yerinde kullanmamaktan dolayı vahy vakıası ile keşf ve benzeri ilham, sezgi, bilinç altı ve bilinçsizlik gibi kelimeler arasında kalın bir çizgi çizmeyi gerekli görüyoruz. Ne yazık ki günümüzün aydınları, yabancılara benzemek sevdasıyla bu gibi kelimeleri ağızlarına sakız yapıyor ve diğer nebilerle nebilerin sonuncusu Muhammed’e gelen vahyi büyük bir saflıkla bu gibi kelimelerle izah etmeye kalkışıyorlar.[113]

Vahyin gelişi Rasulullah’ın elinde değildir. Kıblenin değiştirilmesi hadisesi ve ifk olayı bunun en açık kanıtıdır.

 

2) Vahyin Çeşitleri:

 

1) Gayr-i İlahi Vahy:

 

İma, işaret, konuşma ve telkinleri ifade eden vahiylerdir.

a) “Böylelikle mihrabtan kavminin karşısına çıkıp onlara: “Sabah-akşam tesbih edin.” diye vahyetti.” (Meryem: 19/11)

Buradaki vahiy, Zekeriyya’nın (a.s.) milletine yapmış olduğu ima ve işareti belirtmektedir.

b) “Böylece her nebiye, onları aldatmak için birbirine süslü sözler vahyeden insan ve cin şeytanlarını düşman ettik.” (En’am: 6/112)

Bu ayetteki vahiy, cin ve insan şeytanlarının verdiği vesveseler, fısıldamalar, gizlice söylemeler anlamına gelmektedir.

c) “Gerçekten şeytanlar, sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına vahyederler.” (En’am: 6/121)

Bu ayetteki vahiy, telkin etmek, gizli-çağrılarda bulunmak, teşvik etmek ve söylemek anlamına gelmektedir.

d) Vücut organlarıyla ima. Şairin şu sözünde olduğu gibi:

“Ona bir bakış baktım, vasıflarının fevkaladeliğine düşüncenin incelikleri şaştı. Göz kırpışı ona, onu sevdiğini ima etti. İma, yanaklarında etki yaptı.”

 

2) İlahi Vahiy:

 

İlahî vahy anlamında kullanılan vahy kelimesinin 71 tanesi Hz. Peygamber (s.a.s)'e yapılan vahy ile ilgilidir. Geriye kalanları ise cansız olan "arz"a yapılan vahy[114], semaya yapılan vahy[115], bal arısına yapılan vahy[116], meleklere yapılan vahy[117], Hz. İsa'nın Havarîlerine yapılan vahy[118], Hz. Musa'nın anasına yapılan vahy [119]'dir.

 [120]

İlahi vahiy, Allah tarafından gelen vahiydir. Kur’an’da 5 çeşidine rastlamaktayız:

a) Yere ve göğe hitaben gelen vahiyler. Allah’ın emretmesi anlamındadır.

“O gün haberlerini anlatacaktır. Çünkü senin Rabbin, ona vahyetmiştir.” (Zilzal: 99/4-5) “Böylece onları iki gün içinde yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe emrini vahyetti.” (Fussilet: 41/12)

b) Hayvanlardan bal arısına gelen vahiy. İç güdü, ilham anlamındadır.

“Rabbin arıya: “Dağlardan, ağaçlardan ve çardaklardan evler edin.” diye vahyetti.” (Nahl: 16/68)

c) Meleklere hitaben gelen vahiy. Allah’ın emretmesi anlamındadır.

“Rabbin meleklere: “Ben sizinle beraberim.” diye vahyediyor.” (Enfal: 8/12)

d) İnsanlardan İsa’nın (a.s.) havarilerine ve Musa’nın (a.s.) annesine hitaben gelen vahiyler. İma, emir, rüya ve ilham manasındadır.

“Hani Havarilere: “Bana ve rasullerime iman edin.” diye vahyetmiştim.” (Maide: 5/111) “Musa’nın annesine: “Onu emzir.” diye vahyettik.” (Kasas: 28/7)

e) Hakiki Vahiy: Allah tarafından nebi ve rasullerine özellikle Muhammed’e (s.a.v.) ulaştırılan vahiydir. Vahyin dini terim olarak da anlamı budur. Kur’an-ı Kerim’de çeşitli ayetlerde ilahi vahye mazhar olan nebi ve rasullerden ve Rasulullah’ın vahye mazhar oluşundan bahsedilmektedir.

“Nuh’a ve ondan sonraki nebilere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, torunlarına, İsa’ya, Eyyub’a, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a da vahyettik. Davud’a da Zebur’u verdik.” (Nisa: 4/163) “Biz de Musa’ya: “Asanı fırlatıver.” diye vahyettik.” (A’raf: 7/117)

“Kavmi kendisinden su istediğinde Musa’ya: “Asan’la taşa vur.” diye vahyettik.” (A’raf: 7/160) “Andolsun biz Musa’ya vahyetmiştik.” (Taha: 20/77)

“Musa’ya: “Kullarımı gece yürüyüşe geçir, çünkü izleneceksiniz.” diye vahyettik.” (Şuara: 26/52)

“Kendinden öncekini doğrulayıcı olarak sana Kitap’tan vahyettiğimiz gerçeğin ta kendisidir.” (Fatır: 35/31)

“Sana ve senden öncekilere vahyolundu ki...” (Zümer: 39/65)

“Ve sizi onunla korkutup-uyarmam için bu Kur’an bana vahyolundu.” (En’am: 6/19)

“O hevasından konuşmaz. Onun söylediği kendisine vahyedilenden başkası değildir.” (Necm: 53/3-4)

“Ben ancak bana vahyolunana tabi olurum.” (Yunus: 10/15)

“Rabbinin Kitab’ından sana vahyolunanı oku!” (Kehf: 18/27)

 

3) Vahy-i Metlüv- Vahyi Gayrı Metlüv (Okunan vahiy ve okunmayan vahiy)

 

Hz. Peygamber'in yukarıda belirtilen vahy şekillerinden almış bulunduğu vahiylerden ekserisi âyetler, bir kısmı ise kudsî hadisler ve hadis-i şeriflerdir. Necm sûresi 4. âyette: "O, kendi arzusu ile söylemez, o (söylediği), kendisine vahyedilen bir vahiyden başka bir şey değildir" buyurulmuştur. Mıkdam b. Ma'dî-Kerib'in rivâyetine göre Hz. Peygamber de: "Bana Kur'ân ve onunla beraber O'nun gibisi verildi. Şunu iyi biliniz ki, Allah Rasûlü'nün haram kıldığı da Allah'ın haram kıldığı gibidir..."[121] buyurmuştur. Bu âyet ve hadisi delil kabul eden bazı İslâm alimleri, Hz. Peygamber'in hadisleri hakkında ictihad yapmasının caiz olmadığını ve sünnetin de Allah tarafından inzal olunmuş vahiy gibi düşünülmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Ancak mezhepler tarihi incelendiği zaman görülür ki, Hz. Peygamber kendisine sorulan sorulara vahy ile, yoksa kendi re'yi ile ictihâd ederek fetva verirdi. İctihadında hata olursa Allah onun hatasını vahy yoluyla düzeltirdi. Nitekim Bedir savaşında ele geçirilen esirler hakkındaki Peygamber ictihâdı, Enfâl sûresi 67, 70 âyetleri ile tashih edilmiştir. Bu da gösteriyor ki Peygamber'in ictihadı hatalı olabilir.[122] Kudsî hadisler ve hadis-i şerifler vahy ve ilham yoluyla Peygamber'in söylediği sözler ve şeriatın ikinci kaynağı ise de, âyetler derecesinde değildirler.

Kur'ân, hadisi kudsî ve hadisin tarif ve vasıfları, okunan vahy ile okunmayan vahyin ne olduğunu ortaya koymaktadır: Kur'ân, Cebrail (a.s) vasıtasıyla Arapça lafız ve hak manalar da Hz. Peygamber'e vahy edilen, O'nun Allah'ın Rasûlü olduğuna delil ve insanların hidayeti ile doğru yolu bulmaları için bir düstur, okunması ile ibadet edilerek Allah'a yakınlık kazanılan, mushaflarda yazılı, Fatiha sûresi ile başlayıp Nâs sûresi ile sona ermiş, tevatür yoluyla kitap olarak bize kadar intikal etmiş ve Allah'ın koruması ile en ufak bir değişikliğe uğratılmaksızın nesilden nesile okunarak intikal edecek, beşerin bir benzerini meydana getirmekten aciz bulunduğu ilâhî kelamdır. [123]

 

a) Kur’an’ın Özellikleri:

 

1) Peygamber (s.a.s)'e uyanıkken Cebrail vasıtasıyla veya uykuda ve diğer vahy yollarıyla inzâl edilmiştir.

2) Lafız ve manaları Allah tarafındandır,

3) Lafzı arapçadır,

4) Gerek namazda, gerekse namaz dışında okunarak ibadet edilir,

5) Şekil ve manası Allah tarafından konmuştur,

6) Abdestsiz ve guslü gerektiren bir halde bulunan kimsenin Ona dokunması haramdır,

7) Boy abdest alması gereken kimse O'nu okuyamaz,

8) Her harfini (ibadet kasdıyla) okumanın on sevabı vardır,

9) Belli kısımlarına âyet ve sûre adı verilir,

10) Mushafta yazılıdır,

11) Fâtiha suresi ile başlayıp, Nâs sresi ile sona ermiştir,

12) Zamanınıza kadar kitap halinde tevatür yoluyla gelmiştir,

13) Nesilden nesile intikalinden, her türlü değiştirilmeden Allah'ın koruması ile korunmuştur,

14) Beşer, bir benzerini meydana getirmede acizdir,

15) Lafzı olmaksızın yalnız manasıyla nakli (rivayeti) caiz değildir.

Kur'ân bu özellikleriyle, vahyi metluvü (okunan vahyi) meydana getirmektedir. Kurbet niyetiyle namaz ve namaz dışında okunmakla ibadet edilir. Diğer vahy mahsulü olan kudsî hadis ve hadislerle namazda okunarak ibadet edilmez. Ancak namaz dışında ilim ve teberrüken okunabilir. [124]

 

b) Kudsî Hadis

 

Allah'ın, manaları Hz. Peygamber'e (s.a.s) ilham ettiği fakat lafızlarını Peygamber (s.a.s)'in ifade ettiği, Kur'ân'dan sayılmayan, okunmakla ibadet olunmayan (Kur'ân gibi namazda okunmaz), ahad yolla (tevatürle değil) Rasûlüllah (s.a.s)' tan nakledilmiş ve onun tarafından da Allah'a nisbetle ifade edilmiş sözlerdir. Kudsî hadis hakkında iki görüş vardır:

1- Kudsî hadislerin hem sözleri hem de manası Allah'tandır, fakat Kur'ân'dan bir âyet değillerdir.

2- Kudsî hadislerin manası, diğer hadisler gibi Allah'tan, sözleri ise Rasûlüllah’tandır. Bu tür hadislere aynı zamanda "rabbanî ve ilahî hadisler" de denir. Kudsî hadislerde: "Rabb'ından rivayet ettiği hadiste Rasûlüllah şöyle buyurdu", "Kendisinden Rasûlüllah'ın rivayet ettiği hadiste Allah Teâlâ şöyle buyurdu" gibi ifadeler kullanılmıştır.

Ebu'l-Bekâ, hadîsi şöyle tarif eder: Hadîs, tahdis mastarından bir isimdir, haber vermek manasınadır. Sonraları Rasûlüllah (s.a.s)'e nisbet edilen bir söze veya fiile yahut bir takrire hadis denmiştir. Sünnet ise lügatte, kişinin takib ettiği yol, pratik hayatta hal ve tavır, âdet, gidiş, sîret gibi manalara gelir. Hadîs alimlerince hadîs ile sünnet aynı manada kullanılmıştır. Sünnet kelimesi genelde Allah'a ve Rasûlüllah (s.a.s)'e nisbet edilir. Allah'a nisbet edildiği zaman âdetullah, kanun manasında kullanılmıştır:

"Daha evvel geçenler hakkında da Allah bu âdeti koymuştur" (el-Ahzab : 33/62);

"Biz bunu senden evvel gönderdiğimiz peygamberler için de sünnet (kanun, kaide) yapmışızdır. Habibim sen bizim sünnetimizde hiç bir değişiklik bulamazsın" (el-İsra, 17/77; Fatır, 35/43).

Sünnet kelimesi Hz. Peygamber'e nisbet edildiği zaman da onun sözleri, yani hadis-i şerifleri, fiilleri ve takriri anlaşılır. Sünnet, dolayısıyla hadis-i şerifler "vahy-i gayrı metlüv" dür ve özellikleri şunlardır:

1) Yalnız manası Allah tarafından vahyedilmiştir, sözleri Rasûlüllah (s.a.s)'e aittir.

2) Bu sebeple manayı iyi anlayanların, onu yalnız manasıyla nakletmeleri caiz görülmüştür.

3) Lâfzı mu'ciz değildir.

4) Okunarak ibadet edilmez (namazda okunsa namaz bozulur).

5) Uykuda ve uyanıkken, meleksiz ve melekle türlü vahiy şekilleriyle gelmiştir.

6) Kur'an için yukarıda sayılan diğer özellikler burada aranmaz. [125]

 

3) Vahyin Başlangıcı:

 

İlk vahiy geldiğinde Rasulullah 40 yaşında idi (610). Kur’an, Ramazan ayında Kadir gecesinde Pazartesi günü indirilmiştir. Kur’an, Levh-i Mahfuz’dan dünya semasına toptan indirilmiştir (inzal). Oradan Cebrail vasıtasıyla Rasulullah’ın kalbine 23 yıl içerisinde ihtiyaca göre, aralıklı olarak, parça parça indirilmiştir (tenzil).[126]

Rasulullah kırk yaşına geldiği sırada daha çok yalnızlığı sevmeye başlamıştı. Zaman zaman Hira mağarasına giderek orada kendi gönlünce Allah’a ibadet ederdi. Nihayet Hira mağarasında bulunduğu bir gece kendisine vahiy gelmeye başladı. Melek Rasulullah’a şöyle dedi:

“Yaratan Rabbinin adıyla oku. O insanı kan pıhtısından yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir. O kalemle öğretti. İnsana bilmediğini öğretti.” (Alak: 96/1-5) 

İşte bu ayetler, Rasulullah’a ilk nazil olan ayetlerdir. Bunlarla ona nebiliği bildirilmiş, fakat tebliğ emri henüz verilmemişti. Nazil olan bu ilk ayetlerden sonra bir müddet vahiy kesildi. Vahyin gelmediği bu döneme fetreti vahiy denmektedir. Fetreti vahiy döneminin üç yıl veya kırk gün olduğu rivayet edilmektedir. Bundan sonra tekrar vahiy gelmeye başladı ve devam etti. Fetreti vahiyden sonra ilk gelen ayetler ise şunlardır:

“Ey örtüsüne bürünen, kalk uyar. Rabbini tekbir et. Elbiseni temizle. Kötülükten kaçın. Yaptığın iyiliği çok görme. Rabbin için sabret.” (Müddessir: 74/1-7)

İlk nazil olan Alak suresinin beş ayetiyle Rasulullah’ın nübüvveti, fetretten sonra ilk olarak gelen Müddessir suresinin yedi ayetiyle de risaleti başlamıştır. Rasulullah (s.a.v.) Allah’tan gelen vahyi hiçbir artırma ve eksiltme yapmaksızın –hatta kendisini uyaran, tehdit eden ayetleri dahi- olduğu gibi insanlara tebliğ etmiştir.

“Eğer o bize karşı bazı sözleri uydurup-söylemiş olsaydı. Muhakkak onun sağ elini çekip-alıverirdik. Sonra onun can damarını elbette keserdik. O zaman, sizden hiç kimse araya girerek bunu kendisinden engelleyip-uzaklaştıramazdı.” (Hakka: 69/44-47) 

Zemahşeri şöyle diyor: “Bunun manası şudur: Şayet söylemediğimiz bir şeyi söylediğimizi iddia etse, kralların kendilerine karşı yalan söyleyeni, azab çektirmek ve ondan intikam almak gayesiyle eziyet ede ede öldürdükleri gibi, biz de onu öylece öldürürüz.”[127]

Rasulullah (s.a.v.) Kur’an ile karışmasın diye başlangıçta kudsi hadislerin bile yazılmasına karşı çıkmıştır. Daha sonra böyle bir endişe kalkınca bazı sahabelere yazılması için izin vermiştir.[128]

 

4) Vahyin Geliş Şekilleri:

 

Allah’ın, insan topluluklarıyla bir nevi konuşması sayılabilecek kurumsal vahyi, direkt değil bir başka elçi aracılığıyla gerçekleşir. Canlı ve cansız varlıklara bildirilen vahyin iki boyutu, -vahyin kaynağı Allah ve onu alan canlı veya cansız varlık- vardır. Rasullere bildirilen vahyin ise Allah, vahy meleği, rasul ve onların tebliğ ettikleri insanlar olmak üzere dört boyutu vardır.[129]

Kur’an’ın bildirdiğine göre Allah insanlarla üç şekilde konuşmaktadır: Ya Allah sözünü kulunun kalbine düşürür, ya ağacın arkasından Musa’ya nida ettiği gibi perde arkasından kuluyla konuşur veya bir melek vasıtasıyla konuşur.

“Kendisiyle Allah’ın konuşması bir beşer için olacak değildir; ancak bir vahiy ile ya da perde arkasından veya bir elçi gönderip kendi izniyle dilediğine vahyetmesi başka.” (Şura: 42/51)

İşte rasullere gelen vahiyler, genel anlamda bu ayette belirtilen şekillerde olmuştur. Hadislerden ve sahabelerin sözlerinden çıkarılan bilgilere göre Rasulullah’a vahyin geliş şekil ve tarzları şöyledir:

1) Sadık Rüya: Vahyin ilk geliş şekli olup, Rasulullah’ın uyku halinde gördüğü ve sabah aydınlığı gibi apaçık gerçekleşen rüyalarıdır. Aişe’nin (r.a.): “Rasulullah hiç bir rüya görmezdi ki sabah aydınlığı gibi çıkmasın.”[130] sözleri vahyin bu çeşidine işaret etmektedir. İbrahim’in (a.s.) oğlu İsmail’i kestiğine dair gördüğü rüya olayı ve bu rüyayı gerçekleştirme girişimi, rasullerin uykuda gördükleri salih rüyanın, uyulması gereken bir vahy olduğuna delalet etmektedir.[131]

2) Meleğin görünmeden Allah’ın sözünü Rasulullah’ın kalbine düşürmesi şeklinde gelen vahiy: Rasulullah’a en zor gelen vahiy şekli bu idi. Zil ve çan sesine benzer bir ses duyardı. Bu ses devam ettiği müddetçe titrer ve hitabın heybetinden korkardı. Ses kesildiği zaman, Rasulullah vahyolunan sözleri kavramış olurdu. Tevhid, tehdit, vaad ve uyarıyı ihtiva eden ayetler bu şekilde gelirdi. Aişe’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Haris ibn Hişam’ın vahyin gelişi hakkındaki sorusuna Rasulullah şöyle cevab vermiştir:

“Bazen bana zil (çıngırak) sesi gibi gelirdi ki, benim için en ağırı budur. Benden ayrılınca ne dediğini anlamış olurum. Bazen de melek bir erkek şeklinde bana gelir, konuşur, ben de onun dediğini anlamış olurum.”[132]

Böyle bir vahyin geliş anında Peygamber (s.a.s) titrer, terler ve rahatsız olurdu. İbn Abbas'tan rivayet edilen bir hadiste Rasûlüllah (s.a.s)'in âyetleri zabtetmekte zorluk çektiği dudaklarını kımıldattığı zikredilmektedir. Cenab-ı Allah, Peygamberine "Vahyi çabucak alması için dilini kıpırdatma, onu toplamak ve kıraatını sabit kılmak bize aittir. Öyle ise sana Kur'ân okununca sen onun kıraatına uy" (el-Kıyame, 76/16-18) uyarısında bulunmuştur. Bu âyetin nâzil olmasından sonra Rasûlullah Cebrail'i dinler, onun gidişinden sonra onun gibi okurdu.

3) Cebrail’in asli şekliyle görünüp ilahi emri duyurması şeklinde gelen vahiy: Cebrail bu şekilde iki defa görünmüştür. Birincisi risaletin başlangıcında Hira mağarasında meydana gelmiştir. Rasulullah bu dehşetli manzara karşısında dayanamayarak bayılmıştı. İkincisi de Mi’rac gecesi Sidretü’l-Münteha’da olmuştur. Fakat artık Rasulullah, böyle şeylere alışık olduğu için bu defa önceki gibi sarsılmamıştı.

4) Cebrail’in insan şeklinde görünerek getirmiş olduğu vahiy: Bu tür vahiy, Rasulullah’a en kolay geleni idi. Çoğu zaman Cebrail sahabeden Dıhye’nin suretinde görünerek gelirdi.  Rasulullah şöyle buyurdu: “Bazen bana delikanlı suretinde gelirdi.”[133]

5) Cebrail’in görünmeden, uyanık halde bulunan Rasulullah’ın kalbine ilka ettiği vahiy: Bu bir ilham değil, vahiydir. Şu hadis bu tür vahyi anlatmaktadır:

Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Ruhu’l-Kudüs, kalbime hiçbir nefse rızkını tüketmeden ölmeyecek, diye üfledi. O halde Allah’tan korkun, rızkı güzel, meşru yoldan arayın.”[134]

Ruhu'l-Kudüs, Cebrail'dir. Cebrailin göründüğü hakkında bir delil yoktur. Hadisten de, meleğin görünmeden vahyi ilka ettiği anlaşılmaktadır.

6) Rasulullah uyanık iken doğrudan doğruya veya perde arkasından Allah’ın kelamını duyması şeklindeki vahiy: Bu tür vahye Rasulullah, Mi’rac gecesinde mazhar olmuştur. Namazın farz olması ve Bakara suresinin son üç ayeti vasıtasız olarak bu şekilde vahyedilmiştir.[135]

“Andolsun ki onu diğer bir defa da Sidretü’l-Mühteha’nın yanında gördü(Necm: 53/12)

"Allah Musa ya da hitab ile konuştu" (en-Nisa, 4/164).

7) Cebrail’in, Rasulullah uykuda iken getirdiği vahiy: Müslim’in Sahih’inde Enes’den rivayet edilen hadiste geçtiği üzere Kevser suresi bu şekilde nazil olmuştur.

Rasulullah’ın yukarıda belirtilen vahiy şekillerinden almış bulunduğu vahiylerden ekserisi ayetler, bir kısmı ise kudsi hadisler ve hadisi şeriflerdir.

 [136]

 

5) Allah’ın Meleklere Vahyetmesinin Keyfiyeti:

 

Allah meleklerle onların anladıkları bir kelam ile vasıtasız bir şekilde konuşmuştur. Melekler de Allah’ın emirlerine itaat etmişlerdir.

“Hani Rabbin meleklere: “Muhakkak ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” demişti. Melekler: “Sen orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? dediler.” (Bakara: 2/30)

“Hani Rabbin meleklere: “Muhakkak ben sizinle beraberim; haydi iman edenlere destek olun, diye vahyediyordu.” (Enfal: 8/12)

“İş taksim eden meleklere andolsun.” (Zariyat: 51/4)

“İş düzenleyenlere andolsun.” (Naziat: 79/5) 

Nevvas İbn Sem’an’dan Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Allah Teala emri vahyetmek istediği zaman vahy ile konuşur. Bunun üzerine gökleri, Allah korkusundan, şiddetli bir sarsıntı –veya ravi titreme demiş- alır. Göklerdeki yaratıklar (ehli semavat) bunu işitince, Allah için secdeye kapanırlar da, başını ilk kaldıran Cibril olup, Allah ona vahyi ile dilediğini söyler. Cibril, meleklere uğrar. Her bir göğe uğradığında, oranın melekleri ona: “Rabbimiz ne dedi, ey Cibril?” diye sorarlar. Cibril de: “Gerçeği söyledi. O, yücedir, büyüktür.” der. Onların hepsi de, Cibril’in söylediği gibi söylerler. Nihayet Cibril, vahy ile Allah’ın emrettiği yere varır.”[137]

Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Allah Teala, gökte bir işin yapılmasına hükmetti mi, melekler, Allah’ın sözüne ihtiram ve inkıyad ederek kanatlarını birbirine vururlar. Yüce Rabbin işitilen sözü, yalçın bir kaya üzerinde (hareket eden) zincir(in sesi) gibi (heybetli)dir.”[138]

Kur’an-ı Kerim, Levh-i Mahfuz’da yazılıdır. Ramazan ayında, Kadir gecesinde indirilmiştir.

“Doğrusu o, şanlı bir Kur’an’dır. Levh-i Mahfuz’dadır.” (Buruc: 85/21-22) “Gerçekten biz onu kadir gecesinde indirdik.” (Kadr: 97/1)

“Ramazan ayı ki Kur’an  o ayda indirildi.” (Bakara: 2/185)

Alimler Allah’ın, Cibril’e Kur’an’ı vahyetme keyfiyyetinde aşağıdaki görüşlere ayrılmışlardır:

1) Ehli sünnete göre Cibril, özel lafzı ile onu Allah’tan işitip çabucak ezberlemiştir.

2) Cibril onu Levh-i Mahfuz’dan ezberlemiştir. Bu görüşün bir dayanağı yoktur.

3) Cibril’e sadece mana ilka edilmiştir. Lafızlar Cibril’e veya Muhammed’e aittir. Bu görüş sünnete nisbet edilmiştir.

“O, hevasından konuşmaz. Onun söylediği kendisine vahyedilenden başkası değildir.” (Necm: 53/3-4)[139]

 

6) Vahiy Esnasında Rasulullah’ın Durumu:

 

Yüce Allah’ın hitabı ile karşı karşıya gelmek insan için rahat ve kolay bir iş değildir. İnsan özelliklerini taşıyarak melekten gelen vahyi almak oldukça güç bir iştir. Vahiy esnasında Rasulullah’da bir tür korku ve heyecan meydana geldiği, bazan da buhranlı anlar geçirdiği gözlenmiştir. Vahiy sırasında heyecan ve dehşetten Rasululah’ın vücudu titrer, yüzünün rengi değişir, en soğuk günlerde bile alnı terler, nefes alırken horultu ve iniltiye benzer bir ses çıkarırdı.[140] Özellikle zil sesi şeklinde gelen vahiy, Rasulullah’a çok ağır gelirdi.

“Gerçekten biz sana ağır bir söz bırakıyoruz.” (Müzzemmil: 73/4)

Vahyin manevi ağırlığı büyüktü. Eğer deve üzerinde iken vahiy gelmişse, deve buna tahammül edemezdi. Vahyin manevi ağırlığından deve çöker, Rasulullah inmek zorunda kalırdı.[141] Bir defasında Rasulullah’ın dizi Zeyd b. Sabit’in dizi üzerinde iken vahiy gelmiş, Zeyd büyük bir ağırlık hissetmiş, bu ağırlık altında ayağı kırılacak gibi olmuştu.[142]

Rasulullah (s.a.v.) gelen vahyi hemen anlamak ve unutmamak için vahiy esnasında ayetleri tekrarlamak isterdi. Onun bu endişelerini Yüce Allah şöylece gidermişti:

“Onun vahyi sana gelip-tamamlanmadan evvel Kur’an’ı acele etme.” (Taha: 20/114)

“Onu aceleye kapılıp dilini onunla hareket ettirip-durma. Onu toplamak ve sana okutmak şüphesiz bize düşer. Sana onu okuduğumuz zaman onun okunuşunu izle. Sonra onu açıklamak bize aittir.” (Kıyamet: 75/16-19)

“Sana okutacağız, sen de unutmayacaksın.” (A’la: 87/6)

Vahiy geldiğinde gözlenen bu tabii olmayan durumu, Rasulullah’ın etrafındakiler de hissetmişlerdir. Önce kendisini bir titreme alır ve mübarek yüzleri soluk bir renk alırdı. Hadis mecmuaları, vahy nazil olurken Rasulullah’ın yanında arı uğultusuna benzer bir sesin işitildiğini kaydetmişlerdir.[143] Yine vahiy geldiğinde Rasulullah’ın üzerini örterlerdi.[144] Açılınca, gelen ayetin şiddeti veya yumuşaklığı halinden belli olurdu.

Vahiy sırasında Rasulullah’da meydana gelen durumu o dönemde Kureyşliler istismar ederek onu kahin, sihirbaz ve mecnun olarak nitelemişler, daha sonra birçok Avrupalı müsteşrik de onda sara hastalığının olduğu zannına kapılmışlardır. Bütün bu sözde değerlendirmeler, onun manevi cephesini anlayamamaktan ileri gelmektedir.

 

7) Vahiy Katipleri:

 

Rasulullah, kendisi ümmi olduğundan, risaletinin başlangıcından, vefat edinceye kadar, yazı bilen bir çok sahabeye vahyi yazdırmıştır. Vahiy katipleri adını alan bu mubarek kişilerin sayısı kırka kadar varır. Bunlardan bazıları şunlardır: Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Zübeyir b. Avvam, Amir b. Füheyre, Amr b. As, Abdullah b. Erkam, Sabit b. Kays, Hanzala b. er-Rebi’, Muğire b. Şu’be, Abdullah b. Revaha, Halid b. Velid, Huzeyfe b. Yeman, Muaviye b. Ebi Süfyan, Abdullah ibn Sa’d ibn Sarh, Ubeyy b. Ka’b, Zeyd b. Sabit, Şurahbil ibn Hasene, Muaz b. Cebel, Cehm ibn es-Salt, Hüseyin en-Nemri, Eban İbn Said, Abdullah b. Zeyd, el-Alâ ibn el-Hadremî, Muhammed ibn Mesleme.[145]

Mekke’de ilk vahiy katibi Abdullah ibn Sa’d ibn Sarh idi. Bu şahıs irtidat edip sonradan yine müslüman olmuştur. Medine’de ise ilk vahiy katibi Ubeyy b. Ka’b idi. Ondan sonra da devamlı olarak Zeyd b. Sabit yapmıştır.[146]

Rasulullah, gelen vahiyleri sadece vahy katiplerine yazdırmakla yetinmemiş, nazil olan ayetleri her sene Ramazan’da Cebrail’e arzederek, ezberindekilerin kontrolünü yapmıştır. Son Ramazan’da ise bu arzediş ve tekrarlayış iki kez gerçekleşmiştir.[147] Böylece Kur’an’ın hem ezber, hem yazım açısından noksansız tamamlanması sağlanmıştır.

 

8) Vahyin Yazıldığı Malzemeler:

 

Vahiy nazil oldukça Rasulullah bunları alışılmış olan bir takım malzemeleri kullanarak yazdırırdı. O zaman yazı için yaygın malzemeler şunlardı: Hurma dalları, ince beyaz taşlar, kürek kemikleri, işlenmemiş ince deri parçaları, bez parçaları, yazı yazmaya elverişli tahta, çanak ve çömlek parçaları, Mısır papirusünden yapılmış “Kırtas” adı verilen kağıt, parsümen.[148]

“Tur’a andolsun. Satır dizili kitaba. Yayılmış ince deri üzerine.” (Tur: 52/1-3)

Zeyd b. Sabit dedi ki: “Biz Kur’an’ı Rasulullah’ın yanında bez parçaları üzerine telif ederdik.”[149]

 

9) Vahye Ait Bazı Terimler:

 

Rasulullah’a çeşitli zaman ve mekanlarda gelen vahiy, geliş durumlarına göre tefsir ilminde bazı terimlerle ifade edilmiştir. Bu terimleri şöyle sıralamak mümkündür:

1) Hadarî: Rasulullah’a yolculuk ve misafirlikte olmayıp, yerleşik durumda iken gelen vahydir. Vahyin çoğunluğu bu şekilde gelmiştir.

2) Seferî: Rasulullah’a yolculuk veya savaşta iken inen vahiylerdir. Buna örnek: Enfal suresinin baş kısmı, Tevbe: 9/34, Hac suresinin başı, Fetih suresi.

3) Neharî: Gündüz inen ayetlerdir. Kur’an’ın büyük bölümü gündüz inmiştir.

4) Leylî: Geceleyin vahyedilen ayetlerdir. Buna örnek: Al-i imran suresinin son kısımları, Tebük seferinden geri kalan üç kişi hakkında inen ayetler (Tevbe: 9/117-118), Fetih suresinin baş kısmı.

5) Sayfî: Yaz mevsiminde nazil olan ayetler. Buna örnek: Nisa suresinin son ayeti olan Kelale ayeti, Tebük gazvesi hakkında inen ayetler.

6) Şitaî: Kış mevsiminde nazil olan ayetler. Buna örnek: İfk olayı ile ilgili ayetler (Nur: 24/11-26), Hendek savaşı ile ilgili ayetler (Ahzab: 33/9).

7) Firaşî: Rasulullah yatağında iken nazil olan ayetler.

8) Nevmî: Rasulullah uykuda iken nazil olan ayetler.

9) Ardî: Rasulullah yeryüzünde iken nazil olan ayetler. Kur’an’ın hemen hemen hepsi bu şekilde indirilmiştir.

10) Semaî: Rasulullah semada iken nazil olan ayetler. Bakara suresinin son iki ayeti Mirac’ta iken nazil olmuştur.[150]

 

İLHAM:

 

Bu kelimenin aslı, kalbe bir şey atmak anlamına gelir ki, bir şeyi yutturmak, feyz yoluyla bildirmek, yakalamak, keşfetmek manalarını da kapsar. Kavram olarak ilham, herhangi bir mananın düşünme ve araştırma olmaksızın insanların kalbine yerleştirilmesidir.

“Nefse ve ona bir düzen içinde biçim verene, sonra fücurunu ve takvasını öğretene andolsun ki, Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur.” (Şems: 91/7-9)

İlham deyince akla daha çok, kalpleri arı ve temiz kimselere duyularla öğrenilen bilgilerin dışında bildirilen şeyler gelir. Bu da nebi-rasuller ve onların dışında bazı güzel insanlar için söz konusudur. Ancak nebi ve rasullerle ilgili olan bağlayıcı, diğerleri ise bağlayıcı değildir.

Kur’an’a göre bilginin kaynakları aşağıdan yukarı doğru şöyle sıralanabilir: Duyularla öğrenilenler, akıl ile öğrenilenler, ilham ile elde edilenler ve vahy ile gelenler. Kabul edilebilecek bir bilgi bazen bu yolların biriyle, bazen hepsiyle, bazen de bir kaçı ile desteklenir. Akıl ve duyularla desteklenen bir ilham, sağlam bir bilgiye ulaşır. Ancak görünen o ki ilham, kişinin kendi gayreti ve araştırması olmadan kalbinde bulduğu bilgidir. Eğer onu duyularla, akılla ve isbat edebilecek bir başka yolla desteklerse bilgi haline gelir ve bağlayıcılığı söz konusu olur. Vahy ile ilham bir kaç yönden birbirine benzer, ancak ikisi ayrı ayrı şeylerdir. Vahy bir ilahi kurumdur ve yalnızca nebi ve rasullere aittir. Vahy ile gelen her şey kesin ilimdir ve muhtapları bağlar. Nebi ve rasullerin dışındaki insanlara gönderilen vahy, bilinen anlamda vahy değil, yukarıda açıkladığımız ilhamdır.[151] 

 

B) AYET:

 

1- Ayet Kelimesinin Anlamı:

 

Ayetin lügat anlamı: Açık alamet, belirti[152], iz, eser, işaret, nişane, ibret, şaşırtıcı iş, mucize, yüksek bina, cemaat, burhan ve delil demektir. Kur’an ayetleri, bu anlamların hepsini ifade etmektedir. Ayet kelimesinin çoğulu “ây” veya “âyât”dır.

Türkçe’de bellik, Farsca’da nişane kelimeleriyle ifade edilir.[153] Alamet; zahir ve açık demek olunca, ayet onun daha zahiri demek olur. Mesela; dağ alamet ise, zirvesi onun ayeti olur. Güneş bir gündüz ayeti; ay, bir gece ayetidir. Cami bir alamet ise, minare onun ayetidir.[154] 

Ayet, bir şeyin ve bir amacın varlığını gösteren alamettir. Açıkça ortada görülmeyen şey âyetiyle bilinir ve tanınır. Bir yolu bilmeyen, o yola ait alametleri bilirse, yolu tanır. Her şey kendi alametiyle bilinir. Bu açıdan âyet, duyuların, düşüncelerin veya akılla bilinen şeylerin dışa vurmuş şeklidir denilebilir.

Ayet kelimesinin çoğulu ayât’dır. Genel olarak bir şeyin tanınmasına sebep olan emare manasına da kullanılır. Allah’ın (cc) varlığına delalet eden her şeye de "ayet" denilmiştir.[155]

Yüzü kızaran bir kimsenin kızdığını anlarız. Yüzü kızarmak kızgınlığın âyetidir. Bir şeyin, bir nesnenin ayırdedici özelliklerine eskiden ‘alamet-i farika’, yani ‘ayırdedici belirti’ denirdi. Bu belirtiler o nesneyi bize tanıtan, o şeyin ne olduğunu bilmemize yardım eden özelliklerdir.

‘Âyet’, bu şekilde, açık alamet, nişan, belirti, iz, eser ve işaret  anlamlarına gelmektedir.     

Kur’an ilimlerinde ‘âyet’; sûrelerin içinde, başı ve sonu belli bir veya bir kaç cümleden meydana gelmiş ilâhí sözlerdir (kelâm’dır).  

Istılahi olarak: "Surelerin içinde; evvelinde ve sonunda munkati olan, mürekkep bir kelamdır." şeklinde tarif olunmuştur.[156] Kur’an-ı Kerim’deki bütün ayetlerin; bizzat Rasul-i Ekrem tarafından tertib olunduğu sabittir. Dolayısıyla bu hususta hiçbir kimsenin ictihadından veya reyinden söz edilemez.[157] Mesela; harf-i mukatta’dan Elif-Lam-Mim bir ayet olduğu halde; Elif-Lam-Ra bir ayet değil, ayetten bir cüzdür. Eğer bu hususta kıyas sözkonusu olsaydı, durum farklı olurdu. Ayetlerin tertibi tevkifi olduğu gibi, bize ulaşması da tevatür yoluyla sabittir.[158]

Kur’an yüzondört sûreden meydana gelmektedir. Sûreler ise Ayetlerden oluşurlar. Sûrelerin içerisindeki âyetler kendilerine mahsus bir biçimdedirler. Belli kuralları yoktur. Bir kaç harften oluşan âyetler olduğu gibi, bir sayfa uzunluğunda da âyet vardır. Âyetlerin her biri birer Kur’an oldukları gibi, hepsi beraber Kur’an’ı meydana getirirler.

Kur’an âyetlerinin her biri Allah’a ait alametler, işaretlerdir. Bununla beraber Allah’a mahsus bir yüceliğe de işaret ederler. Bu yücelik onların bağlı oldukları Kudret’ı hatırlatır, O’nun büyüklüğünü tanıtır.

Kur’an, âyetlerden meydana geldiği gibi kâinat da âyetlerden meydana gelir. Çevremizde gördüğümüz her şey, Allah’ın birer âyetidir. Bütün varlıklar, bütün olaylar Allah’ın ‘ol’ emriyle meydana çıkmış kelime’leridir. Bunlar, insana Allah’ı tanıtmaları açısından ise birer âyettirler. Âyet kavramı Kur’an’da bir kaç anlamda kullanılmaktadır:[159]

Allah’ın varlığına ve birliğine delâlet eden her şeye âyet denmektedir. Göklerin ve yerin yaratılması, gece ile gündüzün birbirini takip etmesi, ay, güneş, yıldızlar, ağaçlar, çiçekler vs. bütün bunlar Allah’ın varlığını ortaya koyan birer delildir. Bütün varlıklar, bütün olaylar Allah’ın ‘ol’ emriyle meydana çıkmış kelimeleridir. Bunlar, insana Allah’ı tanıtmaları açısından ise birer ayettirler. Rasulullah’ın yüce Allah tarafından gönderildiğini ortaya koyan mucizelere de âyet denmektedir. [160]  

Peygamberimiz (sav) Güneş’in ve Ay’ın Allah’ın kudretinin iki âyeti olduğunu haber veriyor.[161]

O ayrıca buyuruyor ki: “On âyet (alâmet) çıkmadıkça Kıyamet kopmaz…”[162]

Evrendeki sayısız varlıklara, çeşitliliğe, sürekli bir oluşuma ve evrensel düzene ‘fiilí âyetler’ denmiştir. Bu âyetler, yüce bir varlığın kudretini açıkça haber vermektedir. Bu âyetlere ‘kevní âyetler-oluşun alametleri’ denmektedir. Bunlar bütün kainatta bulunduğu gibi insanın kendi bünyesinde de bulunmaktadır. Kur’an şöyle diyor:

“Biz âyetlerimizi hem âfak’ta (insanın dışında), hem de enfüste (kendi nefislerinde) onlara göstereceğiz; öyleki şüphesiz onun (Kur’an’ın) hak olduğu kendilerine apaçık belli olsun. Her şeyin üzerinde senin Rabbinin şahit olması yetmez mi?” (Fussilet: 41/53)

İnsanın çevresinde ve bizzat kendi yapısında bulunan sayısız âyet yani Rabbimizin varlığına ve kudretine işaret eden sonsuz alamet; onun inanması ve Rabbine boyun eğmesi için yeter.

Peygamberlere indirilen bütün ilâhí kitaplar da ‘kavlí’, yani sözlü âyetlerdir. Bu kitapların gönderiliş şekli olan vahy bir âyet oldğu gibi, bu kitapların anlattığı her şey de birer âyettir. Bu gün âyet deyince daha çok Kur’an’ın âyetleri akla gelmektedir. Kur’an âyetleri, Rabbimizin bize gönderdiği apaçık belgeler ve delillerdir. Bu belge ve deliller, bir yönden Rabbimizin ilâhlığının isbatlarıdır, bir taraftan da bizi doğru yola götürecek alâmetlerdir. Âyetlerin haber verdiği gerçekler ve sundukları hükümler; varlığın ve mutlak kurtuluşun işaretidir.

Kur’an âyetlerinin sıralanışı, uzunluğu ve kısalığı ve hangi sûrede yer alacağı kendine özgüdür. Bilindiği gibi Kur’an âyetleri Allah’ın Rasûlüne bir defada veya toplu bir kitap halinde gelmemiştir. Peygamber (sav), gelen Kur’an âyetlerinin hangi sûrelere ve hangi âyetten sonra veya önce yazılacağını Cebrail’in bildirmesiyle, Kur’an’ı yazan vahy katiplerine söyleyip yazdırıyordu. Şu anda Kur’an’da yer alan âyetler bizzat vahyin emri ile ait oldukları sûrenin içerisindedirler.

Kur’an’ın ilk gelen âyetleri Alak Sûresinin ilk beş âyeti, son gelen âyet ise, Maide Sûresinin üçüncü âyetidir.

Kur’an âyetleri Mekke’de gelenler ‘Mekkí’, Medine’de gelenler ‘Meden풠 şeklinde ikiye ayrılırlar.[163]

 

Ayet Kelimesinin Kur’an’daki Anlamları:

 

l- Delil, Burhan:

 

Allah’ın varlığına ve yüceliğine işaret eden deliller, âyet ismiyle anılmaktadır. Buna göre, göklerin ve yerin yaratılması, gece ile gündüzün peşpeşe gelişi, insanların faydası için denizde yüzen gemiler, ölümünden sonra toprağı diriltmek üzere yağmurun indirilişi, canlıların var edilmesi, bulutların boyun eğmiş bir şekilde havada yüzmeleri birer âyettir.[164]

Güneşin bir aydınlık, Ay’ın bir nur (ışık) kılınması yılların sayısı bilinsin diye Güneş’e ve Ay’a durakların tesbit  edilmesi birer âyettir.[165] Tanenin ve çekirdeğin yaratılması, sabahın gecenin içinden çıkıp gelmesi, gecenin dinlenme zamanı yapılması, karanlığın derinliklerinde yol bulmak için yıldızların bir lamba gibi var edilmesi, insanların tek bir nefisten yaratılması, gökten inen su ile bitkilerin büyütülmesi, her türlü meyvanın var edilmesi birer âyettir.[166] Arının çeşitli çiçeklerden topladığı özlerle insanlar için şifa olan bal yapması, hayvanların çeşit çeşit yaratılması, hayvanlar tarafından insanlara süt hazırlanması  birer âyettir.[167]

“Ve O, yeri yayıp uzatan, onda sarsılmaz dağlar ve ırmakları var edendir. Orada ürünlerin her birinden ikişer çift yaratmıştır. Geceyi gündüze bürümektedir. Şüphesiz bunlarda düşünen bir topluluk için gerçekten âyetler vardır.” (Râd: 13/3)[168]

“Göklerin ve yerin yaratılması ile renklerinizin ayrı olması, O’nun ayetlerindendir.” (Rum: 30/22)

 

2- Mucize:

 

Kur’an, peygamberlerin Allah (cc) tarafından gönderilmiş elçiler olduklarını isbat etmek için gösterdikleri olağanüstü olaylara da ‘âyet’ demektedir. İnsanlar, peygamber olduğunu iddia eden kimselerden bilinen tabiat olaylarını aşan ve ancak ilâhí kuvvet tarafından yapılabilecek alametler (isbatlar) istemişlerdir. Peygamberlerin gösterdiği bütün mucize’ler âyet adıyla anılmaktadır. Çünkü mucizeler, peygamberlerin kendi işi değil, Allah’ın gücünün göstergeleridir. Hz. İsa (as)’nın çamurdan kuş yapması, körün gözünü açması, alaca hastalığını iyi etmesi, ölüyü diriltmesi, saklanılan şeylerin yerini haber vermesi birer âyettir (mucizedir).[169] Hz. İsa (as)’ya gökten sofra indirilmesi[170], Semud kavmine deve verilmesi[171], Hz. İsa (as)’nın babasız dünyaya gelmesi[172], Hz. Musa (as)’nın elinin Ay gibi parlaması[173] hep birer âyettir.     

Peygamberlerin çabalarına ve gösterdikleri mucizelere rağmen azgınlığa ve zulümlerine devam edenler, dünyada iken bir takım cezalara çarptırıldılar. Arkadan gelenler ibret alsın diye onlardan bazı âyetler (alametler) bırakılmıştır. “Kendilerinden önceki kuşaklardan nicelerini yıkıma uğratmamız, onları hidayete yöneltmedi mi? (Oysa bugün kendileri) onların kaldıkları yerlerde (tarihí kalıntılar üzerinde) gezip durmaktadırlar. Şüphesiz bunda sağduyu sahipleri için âyet’ler vardır.” (Tâhâ: 20/128)[174]

“İsrailoğullarına sor, onlara nice açık ayet verdik.” (Bakara: 2/211)

 

3- Alâmet, Nişan:

 

İsrailoğullarına başkan (hükümdar) olarak gönderilen Talût’un bu görevinin âyeti (alameti), Tabût’un onlara getirilmesiydi. Burada âyet; alamet, belirti, nişan anlamında kullanılmıştır.[175]

“Onun hükümdarlığın ın ayeti size Tabut’un gelmesidir...” (Bakara: 2/248)

 

4- Acayip, Garip İş:

 

Hz. Isa (as)’nın babasız olarak dünyaya gönderilmesi, Allah’ın kudretine işaret eden bir âyettir, acayip bir iştir. Bir yönden mucizedir, diğer yönden insanların görmediği, alışmadığı bir iştir.[176]

“Biz, Meryem’in oğlunu ve annesini bir ayet kıldık.” (Mü’minun: 23/50)

 

5- İbret:

 

Talût’un İsrailoğullarına hükümdar olması, bunun belgesi olarak Tabut’u bularak onlara getirmesi, inananlar için gerçekten ibret verici bir durumdur. Buna benzer bütün olaylar hem mucizedir hem de ibret verici şeylerdir.[177]

“Elbette bunda iman edenler için gerçekten ayetler vardır.” (Hicr: 15/77)

 

6- Kıyamet Alâmeti:

 

Bir takım kimseler ellerinde firsat varken iman etmezler. Allah'ın bazı âyetleri  geldiği zaman iman ederseler bu imanları kabul olmaz. En’am: 6/158. âyetinde çoğul olarak geçen ‘âyât’ (âyetler), Kıyamet saatinin belirtisi, alameti şeklinde anlaşılmıştır.[178]

“Onlar, kendilerine meleklerin gelmesini mi, ya da Rabbinin gelmesini mi veya Rabbinin bazı ayetlerinin gelmesini mi bekliyorlar.” (En’am: 6/158)

 

7- Kur’an’ın Tümü Veya Belli Bölümleri:

 

Kur’an’ın tümü âyet olduğu gibi, her sûrenin belli bölümleri de âyettir. Gerek Kur’an’ın tümü, gerekse her bir âyeti, insanların hepsi bir araya gelseler bile bir benzerini yazamayacakları bir mucize (âyet )dir. Kur’an’ın âyeti mucize anlamında da kullandığını tekrar hatırlayalım. Öyleyse Kur’an, peygamberimizin en büyük mucizesi olmakla birlikte Allah’ın kudretine alâmet olan bir âyet’idir. Hz. Muhammed (sav)’in hak peygamber olduğuna delildir. Her bir âyet bir ifadeyi diğerinden ayırdığı, her bir Kur’an bölümü onun tümünü ve vahyin mucize oluşunu hatırlattığı için âyet denmiştir.

Kur’an, Hz. Muhammed’e indirilen Kitab’ın insanüstü olduğunu bildirdikten sonra, bundan şüphe edenleri, “haydi bakalım, bunun gibi bir kitap, ya da bunun sûrelerine benzer sûreler yazıp getirin” diye meydan okumaktadır.[179] Öyleyse O’nun kendisi, sûreleri, âyetleri hem birer mucize’dir, hem de onları gönderen Rabbimizin Rabliğinin, büyüklüğünün, kudretinin alâmetleri (âyetleri)dir.       

Bütün bunlara rağmen Kuran’a inanmayan inkârcılar yine olacaktır.[180]    

Kur’an-ı Kerim’den olduğu sabit olan; herhangi bir ayeti inkâr eden kimsenin küfrü üzerinde ittifak edilmiştir.[181] Bu sebeple insanların hevalarından kaynaklanan bir ideolojiye itikad eden kimsenin müslümanlığından sözedilemez. Çünkü bütün ideolojilerde Kur’an-ı Kerim’in bir çok ayetini inkâr sözkonusudur. Bunun aksine tek bir delil göstermek mümkün değildir. Dolayısıyla kelime-i şehadet getiren bir mü’min; bütün ideolojileri inkâr etmek zorundadır. Aksi takdirde sentez bir itikad ve irtidat sözkonusu olur. Unutmayalım ki, İslam; bir ideoloji değil, kıyamete kadar baki olan bir dindir.[182]

 

8) Yüksek Bina:

 

“Siz her yüksekçe yere bir ayet dikip oyalanıp eğleniyor musunuz?” (Şuara: 26/128)

 

9) Cemaat:

 

Bu mana ile ayet kelimesini Araplar, “Haracel-kavmu bi ayetihim: Kavim cemaatiyle çıktı.” şeklinde kullanırlar.[183]

Tefsir ıstılahında ise ayet; surelerin içinde yer alan, başından ve sonundan ayrılan, bir veya bir kaç cümleden oluşan ilahi kelamdır.[184]

Kur’an’ın her bir ayeti mucizedir. Her ayet onları tebliğ eden rasullerin doğruluğuna birer delil, düşünen ve kafasını yoranlar için birer ibret; mucize oluşları ve değerleri itibariyle birer emr-i acib’dir. Ayet; harf, kelime ve cümlelerden teşekkül ettiği için cemaat manası taşır ve nihayet her biri ilim ve hidayet kaynağı olduklarından dolayı da Allah’ın kudretine, ilmine ve hikmetine, Allah’ın elçisinin de sıdk ve doğruluğuna birer delil ve burhandırlar.[185]

Kur’an’ı ayetlere ayırma kesin bir kaideye tabi değildir. Yani ayetlerin belirlenmesi vahye bağlı (tevkifî) bir durumdur. Rasulullah’ın emriyle ayetler belirlenmiştir. Bunun için “Elif Lam Mim Sad” ve “Elif Lam Mim” birer ayet olduğu halde “Elif Lam Ra” tam bir ayet değildir. “Ya Sin” bir ayettir fakat “Ta Sin” bir ayet değildir. “Ha Mim Ayn sin Kaf” iki ayet olduğu halde “Kaf Ha Ya Ayn Sad” bir ayettir. Kendisinden sonra gelen ayetin bir parçasıdır. Bu yüzden bir çok hükümleri ve cümleleri ihtiva eden uzun ayetler olduğu gibi, kendi başına bir hüküm ifade etmeyen tek veya iki kelimeden ibaret ayetler de vardır. Mesela Bakara: 2/282 ayeti bir sayfa olduğu halde, Rahman: 55/64 ayeti (Mudhammetan) ise bir kelimeden ibarettir. 

Bir ayeti diğer bir ayetten ayıran ve ayetin sonunda bulunan kelimeye fasıla denir. Bunun çoğulu fevasıl’dır. Fasıla kelimesinin son harfine de harfu’l-fasıla adı verilir. Bunlar ayetlerin birbirleriyle sağladıkları ahengi yansıtırlar. Kur’an’da mevcut olan bu fasıla harfleri alfabetik sıraya göre dizilmiş değildir.[186]  

 

2- Ayetlerin Sayısı:

 

Kur’an-ı Kerim’deki ayetlerin sayısı Basra, Kufe, Mekke ve Medine bilginlerine göre farklıdır. Ayetlerin sayısı yuvarlak rakam olarak 6666 olarak tanınmış ise de bazılarınca daha azdır. Ayetlerin sayısı üzerinde farklı görüşler ileri sürülmüşse de bu farklar itibaridir, esasta bir fark yoktur. Bazı alimler sure başlarındaki besmeleyi ve mukatta’a harflerinden bir kısmını müstakil ayet saymışlardır. Bazıları da secaventle ayrılmış bulunan ayetleri iki ayrı ayet saydıklarından ayet sayısı değişik rakamlarla ifade edilmiştir. İbn Abbas’tan gelen rivayete göre ayet sayısı 6616 olmakla birlikte, daha çok kabul gören görüş bu sayının 6236 olduğudur. Yapılan taksime göre: 1000’er ayet emir, nehiy, vaad, vaîd, haberler ve kısalar, mesel ve ibretlerle, 500 ayet ahkamla, helal ve haramla, 100 ayet tesbih ve dua ile, 66 ayet de nasih ve mensuhla ilgili olmak üzere toplam ayet sayısı 6666’yı bulmaktadır.

 

3- Ayetlerin Sure İçindeki Tertibi:

 

Ayetlerin tertibi tevkifidir, yani vahye dayalıdır. Rasulullah’ın emriyle sıraya konulmuştur. Bir ayet geldiği zaman bunun hangi sureye ait olduğunu ve bu surenin neresine konulması gerektiğini, bizzat Rasulullah vahiy katiplerine yazdırdı. Gelen ayetlerin yerini Cebrail Rasulullah’a işaret eder o da vahiy katiplerine işaret bildirirdi. Bu hususta ümmetin icmaı vardır. Ayetlerin tertibinde rey ve ictihad söz konusu değildir. Rasulullah ayetleri namazda belli bir sıraya göre okurdu. Sahabiler onu tertib edilen sıraya göre ezberler ve böylece okurlardı. Ebubekir zamanında Kur’an’ın yazılması Osman zamanında da çoğaltılmasında hep aynı tertibe göre hareket edilmiştir. Bu husuta hiçbir değişiklik olmamıştır.[187]

Rasulullah’ın, ayetleri bugünkü sırayla vahiy katiplerine yazdırdığına dair hadisler pek çoktur. Mesela Buhari’de Rasulullah’ın sabah namazında Bakara, Al-i İmran, Nisa surelerini; akşam namazında da A’raf suresini okuduğu rivayet edilmektedir. Bu demektir ki, ayetler belli bir sıraya konulmuştur. Bunları da Rasulullah, namazlarda belli bir sıraya göre okumuştur. Bu husus artık tevatür derecesine ulaşmış bulunmaktadır.

 

4- İlk Nazil Olan Ayetler:

 

Alimlerin çoğunluğu ilk nazil olan ayetlerin Alak suresinin ilk beş ayeti olduğunu bildirmektedirler. Bu arada Müddessir suresinin ilk yedi ayeti, Fatiha ve Besmele’yi ilk nazil olanlar arasında sayan alimler de mevcuttur.

 

5- Son Nazil Olan Ayetler:

 

Son nazil olan ayetler hakkında tam bir ittifak görülmemekle birlikte, kaynaklarda şu ayetlerin en son olarak nazil oldukları kaydedilmektedir:

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun, eğer iman ediyorsanız ribadan geri kalanı bırakın.” (Bakara: 2/278)

“Hepinizin Allah’a döndürüleceği, sonra herkese yaptıklarının tastamam verileceği ve kimseye haksızlık yapılmayacağı bir günden sakının!...” (Bakara: 2/281-282)

“Senden fetva istiyorlar. De ki: “Allah size kelaleye dair fetva veriyor. Çocuğu bulunmadığı bir kız kardeşi bulunduğu halde ölürse bırakılanın yarısı onun içindir. Onun çocuğu yoksa onun tamamına mirasçı olur. Eğer iki kız kardeşi varsa bu ikisine mirasın üçte ikisi düşer. Onlar erkek ve kız kardeşler ise erkeğe iki kadın payı vardır. Allah sapmayasınız diye size iyice açıklıyor. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” (Nisa: 4/176)

“Bu gün dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı beğendim.” (Maide: 5/3)

“Andolsun, içinizden size öyle bir rasul geldi ki sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir. Size düşkün, mü’minlere şefkatli, merhametlidir. Eğer yüz çevirirlerse de ki: “Allah bana yeter, O’ndan başka ilah yoktur. O’na güvendim. O, büyük arşın sahibidir.” (Tevbe: 9/128-129)

“Allah’ın kendisiyle kiminizi kiminize göre üstün kıldığı şeyi temenni etmeyin...” (Nisa: 4/32)

“Şüphesiz müslüman erkekler ve müslüman kadınlar...” (Ahzab: 33/35)

“Rableri onlara şöyle karşılık verdi...” (Al-i İmran: 3/195)

“Kim bir mü’mini kasıtlı olarak öldürürse...” (Nisa: 4/93)

“Allah’ın yardımı ve fetih geldiği zaman, Ve insanların Allah’ın dinine dalga dalga girdiklerini gördüklerinde, Hemen Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.” (Nasr: 110/1-3)

Bu farklılıklar; onların hepsinin de Rasulullah’dan en son işittiğini haber vermiş olması, bu konuda indirilen ayetlerin sonuncusu, bu surenin sonuncusu veya surelerin sonuncusu, şeklinde izah edilmiştir.[188]

Kadı Ebu Bekir el-Bakıllani, el-İntisar’da, en son inenler hakkındaki rivayetlerin ayrılığına ilişkin olarak şöyle demiştir: “Bu kavillerde, Rasulullah’a isnad edilmiş bir şey yoktur. (Hiç biri merfu değildir) Herkes kendi ictihadi ve zannı galibi ile konuşmuştur. Belki de bunlar, vefat ettiği gün; ya da hastalanmazdan az önce Rasulullah’dan duydukları son sözden haber vermişlerdir. Bir kısmı da bizzat Rasulullah’dan duymamış, fakat sonradan işitmiş olabilirler. Rasulullah’ın en son okuduğu bu ayetin, diğer ayetlerle birlikte inmesi, bununla beraber inen ayetlerin, diğerlerinin yazılmasından sonra yazılması, bunun da ayetlerin tertibinde son indiği zannedilmesi muhtemeldir.”[189]  

 

6- Konu Bakımından İlk Olanlar:

 

Alimler, özel konulara nisbetle ilk inenleri de ele almışlardır. Mesela:

1) Yiyecekler konusunda ilk inenler:

(En’am: 6/145)

(Nahl: 16/114-115)

(Bakara: 2/173)

(Maide: 5/3)

2) İçecekler konusunda ilk inenler:

(Bakara: 2/219)

(Nisa: 4/43)

(Maide: 5/90-91)

3) Savaş hakkında ilk inen:

(Hacc: 22/39)

 

Bu Konunun Faydaları:

 

İlk ineni ve en son ineni bilmenin faydaları vardır. En önemlileri şunlardır:

1) Kur’an-ı Kerim’in korunması ve ayetlerinin zabtı bakımından nail olduğu yüksek ilginin belirtilmesi: Sahabe bu kitabı ayet ayet ezberlemiş, ne zaman indiğini ve nerede indiğini öğrenmiştir. Onlar, Rasulullah’a inen Kur’an’ı ondan mü’minlerin dinlerinin asıllarını, imanlarının bahsini, izzet ve şereflerinin kaynağını almaları gibi alıyorlardı. Kur’an’ın, değişme ve bozulmadan kurtulmuş olması işte bunun eseridir. “Hiç şüphe yok ki, Kur’an’ı Biz indirdik, Biz! Ve muhakkak onu biz koruyacağız!” (Hicr: 15/9)

2) İslami teşri’in sırlarını, onun asli kaynağının tarihi içerisinde anlamak: Kur’an-ı Kerim ayetleri, semanın hidayetiyle beşeri nefsi tedavi etmiş ve insanları; kemal merdiveninde nefislerini yükselten hikmetli üsluplarıyla elde etmiş, onları ilahi ahkamda basamak basamak yükseltmiş, bu ahkam ile hayatları hak yol üzere dosdoğru olmuş, toplumlarının işleri de en doğru yolda düzene girmiştir.

3) Nasıhı, mensuhtan ayırd etmek: Bazen bir tek konuda iki ayet veya daha çok ayet bulunup, onlardan birindeki hüküm, diğerinden farklı olur. Önce inen ve sonra inen bilinince, sonra inenin hükmü, önce inenin hükmünü nesh edici olur.[190]      

 

7- Kur’an’ın Bir Defada İnmemesinin Sebep Ve Hikmetleri:

 

Kur’an’ın bir defada indirilmeyip 23 yıl kadar süren zaman içinde bazen ayet veya ayetler bazan da bir sure olarak indirilişinin pek çok sebep ve hikmetleri vardır. Bunları şöyle sıralamak mümkündür:

1) Müslümanlara kolaylık sağlanmıştır. Eğer Kur’an’ın tamamı birden indirilseydi, müslümanlar bir anda hükümlerin tümüyle mükellef tutulacaktı. Bu durumda asırların birikimi olan bir takım batıl itikad, adet, töre ve alışkanlıklardan birden kurtulmak gibi, yaratılışa aykırı durumlarla karşı karşıya kalınacaktı.

2) Çoğunluğu okuma yazma bilmeyen ümmi arapların ezberleme ve anlamaları kolaylaşmıştır.

3) Rasulullah’ın risaletinden vefatına kadar geçen süre içinde meydana gelen olaylar ve insan gruplarıyla ilgili hükümler konup açıklamalar ve uyarılar yapılabilmiştir.

4) Rasulullah’a müslümanlar, müşrikler ve münafıklar tarafından zaman zaman sorulan hususların cevabı Kur’an diliyle verilebilmiştir.

5) Çeşitli sıkıntılarla karşılaşan Rasulullah ve müslümanların zaman zaman inen ayetlerle cesareti artırılmış ve teselli edilmişlerdir.[191]

“Onu bir Kur’an olarak, insanlara dura dura okuman için ayırdık ve onu safha safha bir indirme ile indirdik.” (İsra: 17/106)

“İnkar edenler dediler ki: “Kur’an ona tek bir defada, toplu olarak indirilmeli değil miydi?” Biz onunla kalbini sağlamlaştırıp-pekiştirmek için böylece ve onu belli bir okuma düzeniyle düzene koyup okuduk.” (Furkan: 25/32)

 

C) SURE

 

1- Sure Kelimesinin Anlamı:

 

Surenin lügat anlamı: Yüksek makam, yüce derece, rütbe, mevki, nişan, alamet, şan ve şeref, sur, hisar, yapısı güzel ve yüksek bina, binanın kısım veya katları, duvarın yapısında kullanılan taş, kerpiç veya tuğla gibi malzemenin her bir sırası demektir. Çoğulu suver’dir.[192] Istılahta ise, Kur’an-ı Kerim’in biri diğerinden ayrılmış 114 bölümden oluşan küçük olsun büyük olsun, müstakil parçalarına sure denilir. Gerçekten her sure Allah’ın kelamını ihtiva etmekte, yüksek ve şerefli bir konumda bulunmaktadır. Ayetleri toplayan ve birbirinden ayrılan sureler, önemli bir özellik ve güzelliği sergilemektedirler. Bu kelime ayetlerde şöyle geçmektedir:

“Bu, indirdiğimiz ve farz kıldığımız bir suredir. Düşünüp öğüt alasınız diye onda açık açık ayetler indirdik.” (Nur: 24/1)

“De ki: “Eğer doğru iseniz haydi onun benzeri bir sure getirin ve Allah’tan başka çağırabildiklerinizi de çağırın.” (Yunus: 10/38)

“Yoksa: “Onu kendisi uydurdu.” mu diyorlar? De ki: “Haydi siz, yalan üzere uydurulmuş olarak onun benzeri on sure getirin ve eğer doğru sözlüyseniz, Allah’tan başka çağırabildiklerinizi çağırın.” (Hud: 10/13)

Sure kelimesi önce Kur’an kelimesinin anlamında kullanılmakta idi. Daha sonra ayetlerde de görüldüğü gibi, küçük olsun, büyük olsun Kur’an’ın her müstakil bölümüne sure denmiştir. Sure kelimesi Kur’an’da dokuz defa geçmektedir. Suver şeklinde olan çoğulu ise, bir yerde geçmektedir.

 

2- Surelerin Sayısı:

 

Alimlerin çoğuna göre Kur’an-ı Kerim 114 sureden ibarettir. Bazı alimler Enfal ile Tevbe’yi, bazıları da Duha ile İnşirah’ı birleştirerek 113 sayarlar. Sure sayısını 112 veya 115 kabul eden alimler de vardır. Kur’an’ın en uzun suresi 286 ayet ile Bakara suresidir. En kısa sure de 3 ayetle Kevser suresidir.

 

3- Surelerin Tertibi:

 

Surelerin tertibiyle ilgili, İslam alimleri arasında üç görüş belirtilmiştir:

1) Alimlerin çoğuna göre surelerin tertibi tevkifidir, yani vahiy yoluyla Rasulullah tarafından yapılmıştır.

2) Surelerin tertibi sahabelerin ictihadıyla meydana gelmiştir.

3) Bu tertib kısmen Rasulullah, kısmen de Sahabe ictihadıyla gerçekleşmiştir.[193]

Bazı sahabelerde tertipleri farklı nüshaların bulunuşu bu tür farklı görüşlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Sayılan bu görüşlerin münakaşa edilebilecek tarafı mevcut olmamakla birlikte, akla ve olaylara uygun düşen durum, surelerin çoğunun tertibinin de Rasulullah tarafından yapıldığı, dolayısıyla bir çok surenin tertibinin tevkifi olduğu noktasında yoğunlaşmaktadır. Kur’an-ı Kerim Rasulullah zamanında tamamıyla yazılmış ve ezberlenmişti. Ancak bugünkü tertib üzere sıralanmış değildi. Kur’an-ı toplayan ve yazan heyet, Rasulullah’ın işaret buyurdukları şekilde sıraya koymuşlardı. Ondan aldıkları talimat üzerine tertip etmişlerdi. Yoksa sahabeler bunu kendiliklerinden yapmamışlardı. Rasulullah’ın tertibinin nasıl olduğunu araştırdılar, ona göre tertip ettiler.

Kur’an-ı Kerim Levh-i Mahfuz’dan dünya semasına bir defada ve bu tertiple inmişti. Ondan sonra da duruma göre Rasulullah’a parça parça nazil olmuştu. Aynı zamanda Rasulullah her sene Ramazan ayında Kur’an’ı Cebrail’e arzederdi. Vefat ettiği yılda da iki defa arzetmişti.[194] Bütün bunlar tertipsiz ve sırasız mı yapılmıştı? Yahut Kur’an, Allah nezdinde Levh-i Mahfuz’da bir tertip üzere iken, yeryüzünde sahabelerin ictihadı ile başka bir tertibe mi girdi? Yine Osman’ın yazdırmış olduğu mushaf sahabiler tarafından tasvip görürken, surelerin tertibi üzerinde itiraz edenler mi oldu?

İşte bütün bunlar gösteriyor ki, ayetlerin ve surelerin tertibi ilahi vahye dayanmaktadır. Ayetler sureler içinde, sureler Kur’an’ın bütünü içinde en güzel ve en sağlam bir şekilde sıralanmıştır. O Allah’ın kelamıdır. O’nun ahengini ve tertibini veren Allah’tır. 

 

4- Surelerin Tasnifi:

 

Surelerin tasnifleri uzunluklarına göre yapılmıştır. Buna göre sureler dört kısma ayrılır:

1) Tıval: Uzun sureler. Bunlar: Bakara, Al-i İmran, Nisa, Maide, En’am, A’raf, Enfal ve Yunus sureleridir.

2) Miun: Ayetleri yüzden fazla veya buna yakın surelerdir. Bunlar: Tevbe, Nahl, Hud, Yusuf, Kehf, İsra, Enbiya, Taha, Mü’minun, Şuara ve Saffat sureleridir.

3) Mesani: Ayetleri yüzden az olan surelerdir. Bunlar: Ahzab, Hacc, Kasas, Tasin, Neml, Nur, Enfal, Meryem, Ankebut, Rum, Yasin, Furkan, Hicr, Ra’d, Sebe, Melaike, İbrahim, Sa’d, Muhammed, Lokman, Zümer, Hamimler, Mümtehine, Fetih, Haşr, Tenzil, Secde, Talak, Nun ve Hucurat sureleridir.

4) Mufassal: Ayetleri kısa ve besmeleli fasılaları çok olan surelerdir. Bunlar Hucurat suresinden Kur’an’ın sonuna kadar olan surelerdir. Bunlar da üçe ayrılır: a) Tıval (Uzun): Hucurat’tan Buruc’a kadar olan surelerdir. b) Evsat (Orta): Buruc’tan Beyyine’ye kadar olan surelerdir. c) Kısar (Kısa): Beyyine’den sonraki surelerdir. 

 

5- Surelerin İsimleri:

 

Sureler, isimlerini ihtiva ettikleri garip bir kelimeden veya ifade ettikleri manadan alırlar. Bazı surelerin birden fazla isimleri vardır. Mesela Fatiha suresine yirmiden fazla isim verilmiştir. Fatihatu’l-Kitab, Fatihatu’l-Kur’an, Ummu’l-Kitab, Ummu’l-Kur’an, Kur’anu’l-Azim, es-Seb’ul-Mesani, el-Vafiye, el-Kafiye, el-Kenz, el-Esas, en-Nur, Suretü’ş-Şükr, Suretu’l-Hamd, Suretu’d-Dua, Suretu’n-Necat, er-Rukye, eş-Şifa, eş-Şafiye, es-Salat gibi. Enfal suresinin diğer bir ismi Bedir, Tevbe suresinin ki Berae, İsra suresinin ki Subhan, Neml suresinin ki Süleyman, Fatır suresinin ki Melaike, Mü’min suresinin ki Ğafir, Muhammed suresinin ki Kıtal, Saff suresinin ki Havariyyun, Mülk suresinin ki Tebareke, Mearic suresinin ki Seele, Nebe suresinin ki Amme, Tebbet suresinin ki Leheb veya Mesed’dir.

Bazan da iki veya daha çok sureye ortak bir isim verilmiştir. Mesela: Bakara ve Al-i İmran surelerine Zehraveyn, Felak ve Nas surelerine de Muavvizeteyn adı verilmiştir. 

Sureler bazen baştaki lafzın ismini alırlar. Yasin Tasin gibi. Geçmiş nebi ve rasullere ait kıssaları ihtiva eden sureler, bu rasullerin adını almıştır. Nuh, Hud, İbrahim, Yunus, Al-i İmran, Yusuf, Muhammed sureleri gibi. Yine çeşitli milletleri, varlıkları, değişik karakter sahiplerini anlatan surelere de onların adı verilmiştir. Suretu Beni İsrail, el-Melaike, el-Cinn, el-Munafikun, el-Mutaffifun gibi. Fakat bütün sureler ihtiva ettikleri mevzulara göre adlandırılmış değildir. Musa’dan bahseden Taha, Kasas ve el-A’raf surelerinin hiçbiri Musa suresi diye isimlendirilmemiştir.

 

6- Surelerin Mekki Ve Medeni Oluşundaki Ölçüler:

 

Surelerin Mekki ve Medeni oluşu şu üç görüş esas alınarak taksim edilmiştir:

1) Vahyin nazil olduğu mekan dikkate alınmıştır. Buna göre sadece Mekke’de nazil olanlar Mekki, Medine’de nazil olanlar Medeni’dir. İki şehrin civarında inenler, yakın olduğu şehrin ismini alarak Mekki veya Medeni kabul edilebilirse de seferde inen vahiyler bu taksimin kapsamına girmemektedir. Arafat, Mina, Müzdelife, Taif Mekki, Bedir, Uhud gibi yerler de Medeni sayılmıştır.

2) Muhataplar dikkate alınmıştır. Bu görüşe göre Mekkelilere hitab eden ayetler Mekki, Medinelilere hitab eden ayetler ise Medenidir. Başka bir ifade ile “Ey iman edenler” hitabıyla başlayan ayetler Medeni, “Ey insanlar” hitabıyla başlayan ayetler ise Mekkidir. Fakat bu hitabların sürekli biçimde Medine ve Mekke’de inmedikleri tesbit edildiğine göre bu taksim de şumullü görülmemiştir.

3) Hicret esas alınmıştır. Buna göre, hicretten önce nazil olan vahiyler Mekki, hicretten sonrakiler de Medeni sayılmıştır. Meşhur ve kapsamlı olan görüş de budur.[195] Burada nüzulün yerine itibar edilmemiştir. Mekke dönemi 12 yıl 5 ay 13 gündür.

İşte belirtilen görüşler ve taksimin ışığında surelerin Mekki veya Medeni olduğu belirlenmiş olmaktadır. Bu belirlenişin çeşitli faydaları vardır. Mesela Nasıh-Mensuhun bilinişi, teşri’ tarihinin ortaya çıkışı, Kur’an’ın tahrif ve tağyirden korunması, Kur’an’ın daha iyi anlaşılması gibi faydalar bu cümledendir. Kur’an’ın getirmiş olduğu hükümlerin nerede ve ne zaman indiği bilinirse Kur’an’ın tedrici hikmeti daha iyi anlaşılmış olur. Dini bir hüküm hakkında, zahirde birbirine karşı imiş gibi görünen ayetlerin nasih ve mensuhları bilinirse söz konusu problem de çözülmüş olur.

Bu arada Mekki ve Medeni surelerin sayısı üzerinde de ittifak edilmemiştir. Suyuti ve Ubey b. Ka’b’ın farklı görüşlerinin yanısıra son olarak Mısır kralı Fuat’ın bastırdığı Kur’an’da Mekki sure 86, Medeni sure 28 olarak kabul edilmiştir. Bu arada surelerin tamamı Mekki veya Medeni olduğu gibi Mekki sure içinde Medeni ayetler ya da Medeni sure içinde Mekki ayetler bulunabilmektedir.[196]   

 

7- Mekke’de Nazil Olan Sureler:

 

Alak, Kalem, Müzzemmil, Müddessir, Fatiha, Leheb, Tekvir, A’la, Leyl, Fecr, Duha, İnşirah, Asr, Adiyat, Kevser, Tekasür, Maun, Kâfirun, Fil, Felak, Nas, İhlas, Necm, Abese, Kadir, Şems, Buruc, Tin, Kureyş, Karia, Kıyamet, Hümeze, Mürselat, Kaf, Beled, Tarık, Kamer, Sad, A’raf, Cin, Yasin, Furkan, Fatır, Meryem, Taha, Vakıa, Şuara, Neml, Kasas, İsra, Yunus, Hud, Yusuf, Hicr, En’am, Saffat, Lokman, Sebe’, Zümer, Mü’min, Fussilet, Şura, Zuhruf, Duhan, Casiye, Ahkaf, Zariyat, Ğaşiye, Kehf, Nahl, Nuh, İbrahim, Enbiya, Mü’minun, Secde, Tur, Mülk, Hakka, Mearic, Nebe’, Naziat, İnfitar, İnşikak, Rum, Ankebut, Mutaffifin. 

 

8- Medine’de Nazil Olan Sureler:

 

Bakara, Enfal, Al-i İmran, Ahzab, Mümtehine, Nisa, Zelzele, Hadid, Muhammed, Ra’d, Rahman, İnsan, Talak, Beyyine, Haşr, Nur, Hacc, Münafikun, Mücadele, Hucurat, Tahrim, Teğabun, Saf, Cum’a, Feth, Maide, Tevbe, Nasr.[197] 

 

9- Hakkında İhtilaf Edilen Sureler:

 

Mekke’de veya Medine’de indiği konusunda ihtilaf edilen sureler şunlardır: Fatiha, Ra’d, Rahman, Saf, Teğabun, Mutaffifin, Kadr, Beyyine, Zelzele, İhlas, Felak, Nas.[198]

 

10- Medeni Surelerdeki Mekki Ayetler:

 

Surenin Mekki veya Medeni diye adlandırılmasıyla onun tamamıyla böyle olduğu kasdedilmez. Bazen Mekki surede bazı Medeni ayetler, Medeni olanda da bazı Mekki ayetler bulunabilir. Lakin bu, ayetlerinin ekserisine göre, çoğunluk bakımından bir vasıflandırmadır. Bunun içindir ki onları adlandırmada: Falan sure Mekki’dir, ancak şu ayet Medeni’dir ve falan sure Medeni’dir, ancak şu ayet Mekki’dir, diye varid olur. Nitekim biz bunu mushaflarda görmekteyiz. Medeni surelerdeki Mekki ayetlere misallerden biri, Medeni olan Enfal suresi olup  alimlerden çoğu Yüce Allah’ın şu kavlini ondan istisna etmişlerdir:

“Hani bir vakit o inkar edenler, seni tutup bağlamaları, öldürmeleri ya da çıkarmaları için sana tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kurarlarken Allah da tuzak kuruyordu. Allah tuzakların en iyisini kurar.” (Enfal: 8/30)

Mukatil bu ayet hakkında demiştir ki: Bu ayet, Mekke’de indi, zahiri de böyledir. Çünkü o, müşriklerin, hicretten önce Rasulullah hakkında danışıp görüştükleri sırada Daru’n-Nedve’de konuşulanları içermektedir. Bazısı şu ayeti de istisna etmiştir:

“Ey Nebi! Sana ve sana uyan mü’minlere Allah yeter.” (Enfal: 8/64)

Nitekim Bezzar, İbn Abbas’dan bu ayetin, Ömer İbn Hattab müslüman olduğu zaman indiğini nakletmiştir.[199]

 

11- Mekki Surelerdeki Medeni Ayetler:

 

Mekki surelerdeki Medeni ayetlere misallerden biri, En’am Suresi’dir. İbn Abbas demiştir ki bu sure Mekke’de, bir kerede toptan indi. Sure Mekki olup, ancak ondan üç ayet Medine’de inmiştir (En’am: 6/151-153). Hacc suresi Mekki olup ancak 19. ayetin başından itibaren üç ayet Medine’de nazil olmuştur (Hacc: 22/19-21).[200]

 

12- Mekke’de İnip Hükmü Medeni Olan Ayetler:

 

Alimler buna, Yüce Allah’ın şu kavli ile misal vermektedirler:

“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah Alim’dir, Habir’dir.” (Hucurat: 49/13)

Çünkü bu ayet, fetih günü Mekke’de nazil olmuştur. Hicretten sonra nazil olduğu için Medeni’dir. Bu ayetteki hitab geneldir. Bu gibi ayetleri alimler, Mekki diye adlandırmadıkları gibi, özel bir biçimde Medeni diye de adlandırmıyorlar. Ancak onlar bu gibi ayetler hakkında: Mekke’de inip hükmü Medeni olan, diyorlar.[201]

 

13- Medine’de İnip Hükmü Mekki Olan Ayetler:

 

Alimler buna da Mümtahine suresi ile misal veriyorlar. Çünkü bu sure Medine’de inmiş olup mekan itibariyle Medeni’dir. Fakat içindeki hitap Mekke halkının müşriklerine yönelmiştir. Berae suresinin başı da bunun gibi Medine’de inmiş olup, içindeki hitap, Mekke halkının müşrikleri içindir.[202]

 

14- Medeni Olanda Mekki Nüzule Benzeyenler:

 

Alimler bununla, Medeni surelerde bulunan, üslubu, özellikleri ve genel niteliği bakımından Mekki sureler tarzında gelmiş olan ayetleri kasdediyor. Medeni olan Enfal suresindeki Yüce Allah’ın şu sözü bunun misallerindendir: “Hani bir zamanlar: ‘Ey Allah’ım! Eğer bu Kitab senin katından gelmiş bir gerçekse üzerimize gökten taş yağdır, yahut bize elem verici bir azap getir.” demişlerdi.” (Enfal: 8/32) Çünkü müşriklerin azabı acele istemeleri Mekke’de idi.[203]

 

15- Mekki Olanda Medeni Nüzule Benzeyenler:

 

Alimler bununla, yukarıda geçen nev’iye mukabil olanı kasdedip buna Necm suresindeki Yüce Allah’ın şu sözü ile misal veriyorlar. Suyuti demiştir ki: “Fevahiş” hakkında had, yani mukadder şer’i ceza bulunan her günahtır. “Kebair”, akibeti cehennem ateşi olan her günahtır. “Lemem” ise, bu iki had arasındaki günahlardır. Mekke’de ne had, ne de benzeri (şer’i ceza) yoktu.[204]   

 

16- Mekke’den Medine’ye Taşınanlar:

 

A’la suresi bunun misallerindendir. Buhari, Bera İbn Azib’in şöyle dediğini nakletmiştir: “Rasulullah’ın ashabından bize ilk gelenler; Mus’ab İbni Umeyr ve İbni Ümmi Mektum’dur. Bu ikisi bize Kur’an okutmaya başladılar. Sonra Ammar, Bilal ve Sa’d geldi. Sonra Ömer İbni Hattab, yirmi kişi ile hicret edip geldi. Sonra Rasulullah (Ebu Bekir ve Amir İbn Füheyre ile hicret edip) geldi. Artık ben Medine halkını, Rasulullah’ın gelmesine sevindiği gibi bir şeye sevindiğini görmedim. Hatta (Beni Neccar’dan) genç kızlar, Rasulullah geldi, diyerek sevindiler. Ben de Rasulullah henüz hicret etmeden önce –Mufassal’dan sayılan surelerle beraber- A’la suresini okumuştum.” Bu mana, muhacirlerin taşıyıp Ensar’a öğrettikleri her Kur’an için doğrudur.[205]

 

17- Medine’den Mekke’ye Taşınanlar:

 

Berae suresinin başlangıcı bunun misallerindendir. Şöyle ki, Rasulullah (s.a.v.) Ebu Bekr’i, hicri dokuzuncu yılda, hacca emir tayin etti. Berae suresinin baş tarafı nazil olunca Rasulullah bunu, Ebu Bekr’e kavuşup müşriklere tebliğ etmesi için Ali b. Ebi Talib’e görev olarak yükledi. Ali de müşrikler arasında bu ayetleri ilan edip, bu yıldan sonra hiç bir müşriğin haccedemeyeceğini onlara tebliğ etti.[206]

 

18- Mekki Ve Medeni Sureleri Bilmenin Faydaları:

 

Mekki ve Medeni’yi bilmenin birçok faydaları vardır. En önemlileri şunlardır:

1) Kur’an’ın tefsirinde ondan yararlanmak: Her ne kadar sebebin hususi olmasına değil de, lafzın umumi olmasına itibar edilirse de, nüzul yerlerini bilmek, ayeti anlamaya ve onu doğru olarak tefsir etmeye yardım eder. İki ayette mana çeliştiğinde müfessir bunun ışığında nasıh ile mensuhu ayırd etmeye kadir olur. Çünkü sonra inen, önce ineni nesh edicidir.

2) Kur’an’ın üsluplarından zevk almak ve Allah’a davet üslubunda  onlardan yararlanmak: Çünkü her makamın bir makali vardır. Halim muktezasını gözetmek, belağat manalarının en haslarındandır. Kur’an’daki Mekki ve Medeni üslubun özellikleri, okuyup inceleyen kimseye, muhatabın nefsiyyetine uygun şeylerle Allah’a davette, hitap yolları için bir metod verir. Aklı ve duyuları ona malik olur. İçini olgun hikmet ile tedavi eder. Davetin merhalelerinden her merhalenin mevzuları ve hitab üslubları vardır. Nitekim hitab, insanların sınıfları, onların inançları ve sosyal durumlarının farklı olmasına göre değişir, farklı olur. Bu, Kur’an’ın; mü’minler, müşrikler, münafıklar ve ehl-i kitaba hitabındaki çeşitli üsluplarında açık seçik bir biçimde görülmektedir.

3) Kur’anî ayetler içinden Siret-i Nebeviyeye vakıf olmak: Rasulullah’a vahyin ardarda gelmesi; vahyin başlamasından son ayetin inmesine kadar, Mekke ve Medine devrinde, davet tarihinin olayları ile beraber yürümüştür. Kur’an-ı Kerim bu siret için temel kaynak olup, siyer alimlerinden kendisine uygun olarak rivayet edilen olaylarda şüpheye yer bırakmayıp, rivayetler ihtilaf ettiğinde Kur’an ihtilafı ortadan kaldırır.[207]

 

19- Mekki Ve Medeni’nin Bilinmesi:

 

20- Mekki İle Medeni Arasındaki Fark:

 

21- Mekki Ve Medeni Surelerin Alametleri:

 

Sahabe ve Tabiin’den gelen haberler ve Kur’an araştırmalarıyla ortaya çıkan bilgilere göre Mekki ve Medeni surelerin bir takım alamet ve özellikleri vardır:

 

Mekki Surelerin Alametleri:

 

1) Kur’an’da “Kella” lafzının geçtiği sureler Mekkidir. Bu lafız 15 surede 33 defa geçmektedir.

2) İçinde Secde ayeti bulunan her sure Mekkidir.

3) Bakara ve Al-i İmran’ın dışında başında heca harfi (Hurufu Mukatta’a) bulunan her sure Mekkidir. Ra’d suresi ihtilaflıdır.

4) Bakara suresi hariç içinde nebi ve rasullerin, geçmiş milletlerin, Adem ve İblis’in kıssasını ihtiva eden her sure Mekkidir.

5) İstisnasına rağmen çoğunlukla “Ey insanlar!” ibaresi bulunan her sure Mekkidir. “Ey iman edenler!” hitabının bulunduğu Hacc 77 ayeti konusunda ihtilaf vardır.

 

Medeni Surelerin Alametleri:

 

1) Şer’i cezalar (hudud) ve miras paylarını (feraiz) ihtiva eden sureler Medenidir.

2) Cihad ve hükümlerini ihtiva eden sureler Medenidir.

3) Ankebut suresi hariç münafıklardan bahseden her sure Medenidir.[208]

 

22- Mekki Ve Medeni Surelerin Özellikleri:

 

Mekki Surelerin Özellikleri:

 

1) Kısa ve vecizdirler, ezberlenmeleri kolaydır.

2) Şirk ve putperestliğe karşı kesin tavır alınmıştır.

3) Allah’ın birliği başta olmak üzere, itikad ve ahiretle ilgili iman esasları işlenmiş, mü’minler ahlaki yönden yetiştirilmiştir.

4) Geçmiş ümmetlerin tevhid mücadelesi anlatılarak mü’minlerin müşriklerin eziyetlerine sabretmeleri istenmiştir.

 

Medeni Surelerin Özellikleri:

 

1) Şeriatın konulması ve uygulanmasına ilişkin esasları içerir.

2) İbadetler, muamelatlar ve cemiyet ilişkilerinden bahseder.

3) Yahudi ve Hristiyanların durumlarını açıklar.

4) Meseleler ve durumlar uzun ayetlerle belirtilmiştir.[209] 

 

KUR’AN’IN TESBİTİ

 

1- Kur’an’ın Rasulullah Devrinde Yazılması:

 

Olaylara uygun olarak zaman aralıklarıyla inen ve 23 senede tamamlanan Kur’an’ı, Rasulullah vahiy katiplerine yazdırmıştır. Kendisi okuma yazma bilmeyen, ümmi rasulün, Kur’an’ı yazdırdığını bir çok belge ve bilgiler ortaya koymaktadır. Bunların bazılarını şöyle sıralamak mümkündür:

1) Rasulullah’ın ümmiliğini yani okuma yazma bilmediğini ifade eden ayetler.

“Bundan önce sen hiç kitap okuyan biri değildin ve onu sağ elinle de yazmıyordun. Böyle olsaydı, batılda olanlar kuşkuya kapılırlardı.” (Ankebut: 29/48)

“Onlar ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı bulacakları ümmin nebi olan rasule uyarlar.” (A’raf: 7/157)

2) Kur’an’a ancak temiz olanların dokunabileceğini belirten ayetler Kur’an’ın aynı zamanda birşeyler üzerinde yazılı olmasının gereğini vurgulamaktadır.

“Elbette bu, bir Kur’an-ı Kerim’dir. Saklanmış-korunmuş bir kitaptadır. Ona temizlenip-arınmış olanlardan başkası dokunamaz.” (Vakıa: 56/77-79)

3) Gerek hadis gerekse tarih mecmualarında yazım olayına ve kullanılan malzemelere dair çeşitli haberler yer almaktadır.[210]

4) Ebu Bekir (r.a.) devrinde, Kur’an’ın cem’i sırasında ayetlerin yazılı olarak iki şahitle birlikte getirilmesinin istenmesi de yazım olayının açık delilidir.

5) Ömer’in (r.a.) İslam’a girişi sırasında kız kardeşinin elinde Taha suresinin yazılı bulunduğu bir sahifeye rastlaması[211], sefer sırasında düşman toprağında mushafların taşınmasının yasaklanması[212], yazım olayını teyid etmektedir.

6) Rasulullah’ın Kur’an’ın dışında hadisler dahil her şeyin yazılmasını yasaklaması[213], yazma işinin sadece Kur’an’a hasredildiğini vurgulamaktadır.

Sayılan hususlar ve benzeri bir çok rivayetlerden anlıyoruz ki bütün Kur’an Rasulullah’ın hayatında yazılmıştır. Yalnız vahiy devam ettiği için sırayla, toplamaya imkan olmadığından bu yazılanlar dağınık halde idi. Ayetler yazılırken Rasulullah’ın yanında kalmak üzere bir nüsha kendisine veriliyordu. Bazı ashab da kendileri için özel mushaf yazmışlardı. Yalnız bu yazma işi belli bir kaideye ve tertibe dayanmıyordu. Kaynaklar Kur’an’ı toplayan (cem’ eden) Sahabilerin isimlerine yer vermişlerdir. Bunlar içinde özellikle Zeyd b. Sabit, Muaz b. Cebel, Ubey b. Ka’b, Ebu Zeyd, Ebu’d-Derda, İbn Mesud, Ali ve Osman (r.a.) temayüz etmişlerdir. Anılan sahabilerin bir kısmı, Kur’an’ın tamamını Rasulullah hayatta iken toplamayı gerçekleştirirken bir bölümü de Rasulullah’ın vefatından sonra tamamlamıştır. Bu kaynaklar, Mushaf’ı özel olarak toplamaya girişen Sahabenin sayısını dörtten başlayıp yedi ve daha yukarısına çıkarmaktadırlar.

 

2- Kur’an’ın Rasulullah Devrinde Ezberlenmesi:

 

Bu arada yazılan Kur’an tümüyle ezberlenmişti. Rasulullah’ın Kur’an’ı öğrenmeye ve öğretmeye teşvik eden hadisleri, bu yöndeki gayretlere hız katmıştı. Ashab arasında Kur’an’ı ezber bilenlere “Kurra” adı verilirdi. Sahabeden meşhur olan 29 kurranın isimleri sayılmaktadır. Bunlardan bazıları: Abdullah b. Mes’ud, Salim, Muaz, Ubey b. Ka’b, Aişe, Hafsa, Ümmü Seleme.[214]

 

3- Kur’an’ın Rasulullah Devrinde Kitap Haline Getirilemeyişinin Sebep Ve Hikmetleri:

 

Rasulullah hayatta iken yazılan ve ezberlenen Kur’an’ın resmen bir cilt halinde kitap haline getirilemeyişinin sebep ve hikmetlerini şöyle sıralayabiliriz:

1) Rasulullah hayatta olduğu sürece vahiy devam etmişti. Bazı ayetlerin neshedilme ihtimali mevcuttu. Kitap haline getirilmesi bir takım karışıklıklara sebep olabilirdi.

2) Aralıklı olarak indiği bilinen ayetler, bir cilt halinde toplansaydı, bu durum yazmaya, ezberlemeye ve neşre çalışanlara bir takım zorluklar getirecekti.

3) Sureler nüzul tarihine göre tertib edilmediği için inen ayetlerin daha önce inen bir sureye ilave edilmesi gibi durumlar söz konusu olduğundan kitap haline getirme girişimi karışıklıklara sebep olabilirdi.

4) Rasulullah’ın müslümanların başında bulunduğu, bir çok sahabinin de Kur’an’ı ezberlediği bu dönemde böyle bir şeye ihtiyaç da duyulmamıştır.

5) Vahyin tamamlanmasıyla Rasulullah’ın vefatı arasındaki süre 81 günü, alimlerin çoğunluğuna göre de 9 gece gibi çok kısa bir zaman dilimini kapsamaktadır. Bu kadar kısa sürenin Kur’an’ı bir kitap halinde toplamaya yetmeyeceği bir aşikardır.[215]

“Zikr’i biz indirdik onu koruyacak olan da biziz.” (Hicr: 15/9)

 

4- Kur’an’ın Ebu Bekir Devrinde Toplanması:

 

Rasulullah’ın vefatından sonra halifeliğe seçilen Ebu Bekir (r.a.) devrinde bir takım yalancı nebiler türemiş, irtidat hareketleri baş göstermişti. Halife Ebu Bekir bu karışıklıkları önlemek için bazı teşebbüslerde bulunmuş, bu arada sahte nebi Müseyleme üzerine de bir ordu göndermişti. Yemame’de (12/633 yılında) yapılan savaşta 70 kadar hafız şehid düşmüştü. Hatta bu savaştaki şehit sayısının 500, 700 ve daha fazla olduğunu söyleyenler de vardır.[216]

 İşte bu durum Ömer’i (r.a.) telaşlandırmış, endişesini belirtmek üzere Halife Ebu Bekir’e gitmiş ve Kur’an’ın toplanmasını teklif etmiştir. Ebu Bekir ilk anda Rasulullah’ın yapmadığı bir işi yapma durumuyla karşı karşıya geldiği için çekinmişse de daha sonra, gönlü bu işe ısınmış ve Ömer’in düşündüğü gibi düşünmüştür. Hemen Zeyd b. Sabit’i çağırmış ve ona Kur’an’ı inceleyip toplama görevini vermiştir. Zeyd b. Sabit ilk anda bu görevi yapmaktan çekinmiş ise de Halifenin telkin ve tavsiyelerine uyarak hemen Kur’an’ı toplamaya koyulmuştur.[217]

Kur’an’ı toplama görevi kendisine verilen Zeyd b. Sabit, Rasulullah’ın vahiy katibiydi. Kur’an’ın tamamını Rasulullah’ın sağlığında toplamıştı. Akıllı, zeki ve yetişkin bir genç olarak tanınmıştı.

Zeyd b. Sabit’in Kur’an’ı toplama işiyle görevlendirilişinden hemen sonra, durum Ömer (r.a.) tarafından halka duyuruldu ve Rasulullah’dan (s.a.v.) alınan Kur’an’a dair bilgi ve belgelerin getirilmesi istendi. Getirilen ayet ve surelerin kabul edilebilmesi için şu şartlar aranıyordu:

1) Getirilen ayetlerin ezberlenmiş olması

2) Rasulullah’ın huzurunda yazılmış olması

3) Bunun da en az iki şahidin şehadetiyle isbat edilmesi.

Aranan prensiplere son derece riayet ederek yazılı metinleri bir araya getiren Zeyd b. Sabit bu işi yaklaşık bir yılda tamamlamıştır. Toplanan bu sayfalar Ebu Bekir’e (r.a.) teslim edilmiş, vefat edinceye kadar onun yanında kalmıştır. Böylece Rasulullah tarafından okunan, tebliğ edilen, yazılan ve ezberlenen Kur’an Ebu Bekir devrinde, başta Zeyd b. Sabit olmak üzere sahabenin gayretleriyle toplanıp tek kitap haline getirilmiştir. Toplanan Mushaf’ın Rasulullah devrinde yazılan ve bilinenlerden hiç farkı yoktur. Yalnız Tevbe suresinin son iki ayeti ile Ahzab suresinin bir ayeti sahabelerin tevatüren ezberlerinde, Rasulullah’ın yanındaki mushafta olmasına rağmen sadece Huzeyme b. Sabit el-Ensari’nin yanında vardı. Rasulullah onun şahitliğini iki kişinin şahitliği yerine saydığı için sahabeler hiç bir şüpheye kapılmadan istisna olarak bunu almışlardır.[218]

Toplanan kitap haline getirildikten sonra Mushaf adını alan bu nüshayı şu özellikleriyle tanımak mümkündür.

1) En ince ilmi tesbit usulleriyle toplanmıştır.

2) Nüshaya ancak tilaveti mensuh olmayan ayetler alınmıştır.

3) Nüshanın doğruluğu, tevatür yoluyla sabittir ve icma-ı ümmet vardır.

4) Bu nüsha “yedi harfi” içine almaktadır.[219]

Ebu Bekir’e teslim edilen bu Mushaf, onun vefatından sonra Ömer’e, Ömer’den sonra da kimin halife seçileceği belli olmadığı için kızı Hafsa’ya teslim edilmiştir. İstinsah sırasında Osman istemiş, sonra iade etmiştir. Hafsa’nın vefat etmesinden sonra Medine valisi Mervan b. Hakem tarafından da yaktırılmıştır. Bunun sebebi, istinsah edilen nüshalarla bu nüsha arasında muhalefet olabileceği iddialarını ve bu yönde doğacak fitneyi ortadan kaldırmaktır.

 

5- Kur’an’ın Hz. Osman Zamanında Çoğaltılması:

 

Osman (r.a.) Devrinde İslam Devleti sınırları Arabistan’ı aşmış, fetihler sebebiyle insanlar grup grup İslam’a girmiş, her şehir halkı Kur’an-ı Kerim’i o beldedeki kurra sahabenin okuyuşuna göre okumaya başlamıştı. Çünkü sahabenin Kur’an-ı Kerim’deki bazı kelime ve harfleri Rasulullah’ın ağzından farklı şekilde rivayet etmeleri farklı kıraat vecihlerinin ortaya çıkmasına sebep olmuştu. Başlangıçta ümmete kolaylık olmak üzere Rasulullah’ın uyguladığı bu farklı okuyuş, daha sonra bir takım tereddüt ve şüpheleri beraberinde getirmiş, her belde insanları başka kıraatleri görünce şaşırmışlar kendi kıraatlarının daha doğru ve fasih olduğunu iddia etmişlerdir. Öyle ki, farklı okuyuş sebebiyle insanlar birbirlerini günahkarlık ve hatta küfürle itham edecek kadar ileri gitmişlerdir.

Nitekim Ermenistan ve Azerbeycan fetihlerine (25/646) katılan kumandan Huzeyfe b. Yeman, bu durumu açıkça görmüş ve derhal halife Osman’a müracaat ederek, ümmetin arasında yahudi ve hristiyanlar arasındaki ihtilafların benzeri çıkmaması için, bu işin çaresine bakmasını istemiştir. Bunun üzerine Osman Hafsa’ya haber göndermiş, Mushaf’ın sonradan iade edilmek üzere kendisine gönderilmesini istemiştir. Hafsa da Mushaf’ı halife Osman’a göndermiştir.

Osman (r.a.) gönderilen Mushaf’ı istinsah edip çoğaltmaları için şu dört kişiyi görevlendirmiştir: Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Zübeyr, Said b. As, Abdurrahman b. Haris. Bunlardan Zeyd Medine’li Ensar’dan, diğerleri ise Mekke’li olup Kureyşlilerdendi. Bazı haberlerde bu heyetin 12 kişiden oluştuğu bildirilmektedir.

İstinsah heyetine halife tarafından ihtilaf halinde Kureyş lehçesinin esas alınması talimatı verilmiş, heyet de aşağıdaki prensipleri göz önünde bulundurarak çoğaltma işlemini gerçekleştirmiştir:

1) İstinsah, Ebu Bekir zamanında toplanan mushaf esas alınarak yapılacaktır.

2) Son arzadaki durum gözetilerek, tilaveti mensuh olan ayetler alınmayacaktır.

3) İhtilaf halinde Kureyş lehçesi tercih olunacaktır.

4) Mushaf’ın istinsahı bir kaç nüsha halinde yazılarak gerçekleştirilecek ve muhtelif beldelere gönderilecektir. Gönderilen Mushaflara uymayan ve tashihi mümkün olmayan sayfa ve Mushaflar imha edilecektir.

5) Sureler, bugün elimizde bulunduğu şekliyle tertib edilecektir.

6) Bu Mushaflara, daha önceki Mushaf veya sayfalara yazılmış, açıklama mahiyetindeki ibareler yazılmayacaktır.

Komisyon belirtilen esaslar çerçevesindeki çalışmasını bir rivayete göre beş sene zarfında tamamlamış, çoğaltılan nüshalardan birisi Medine’de bırakılmış, diğerleri Kufe, Basra ve Şam’a gönderilmiştir. Bu arada çoğaltılan nüshaların sayısının 5 veya 7 olduğu söylenerek, Mekke, Yemen ve Bahreyn’e de Kur’an nüshalarının gönderildiği belirtilmiştir.

İstinsah işlemi tamamlanınca esas Mushaf, Hafsa’ya iade edilmiş, çoğaltılan Mushaflar üzerinde Ashab ve Tabiilerin icmaı gerçekleşmiştir. Sonuç olarak Osman’ın gerek kendisinde bulundurduğu ve gerekse diğer şehirlere gönderdiği bu Mushaflar derhal benimsenmiş, kısa zamanda bunlardan istinsahlar yapılarak, birçok müslümanın elinde Kur’an nüshaları görülmeye başlamıştır. Bugün taşıdığımız ve okuduğumuz Kur’an-ı Kerim nüshaları Osman’ın (r.a.) çoğalttığı nüshaların aynısıdır.[220]  

 

6- Kur’an’ın Harekelenme Ve Noktalanması:

 

Osman (r.a.) zamanında çoğaltılan Mushaflar, harekesiz ve noktasız olarak yazılmıştı. Bunun gerekçesi de Kur’an’ın çeşitli kıraat vecihlerine göre harekesiz ve noktasız metinde okunabilmesini sağlamaktı.

Fakat Arap olmayanların İslam’a girmeleri ve bunların Arapçaya vakıf olmamaları sebebiyle Kur’an-ı Kerim’i yanlış okuma olaylarına sık sık rastlanılır olmuştu. Dolayısıyla Kur’an’ı sağlıklı ve kolay okumayı sağlayacak nokta ve hareke gibi bir takım düzenlemelere gitmek gereği belirmişti.

Kur’an’ı ilk defa harekeleme yoluna giden Ebu’l-Esved ed-Düeli (69/688)’dir. Bu zat başlangıçta Basra valisi Ziyad b. Ebih’den gelen teklifi kabul etmemiş, daha sonra bir şahsın Tevbe suresinin 3. ayetinde yer alan “Ve rasuluhu” kelimesini “Ve rasulihi” şeklinde okuduğunu duymuş, hemen vali Ziyad’a başvurarak harekeleme işine girişmiştir. Çünkü geçen ayetin “Allah ve Rasulü müşriklerden beridir.” şeklindeki anlamı, duyduğu okuyuşa göre “Allah müşriklerden de Rasulünden de beridir.” şekline dönüşmüştü. Bu yüzden Mushaf yazısındaki renkten farklı bir mürekkeple fetha hareke için harfin üstüne bir nokta, kesre için altına bir nokta, zamme için önüne bir nokta koymak suretiyle bu işi tamamladı. Tenvin için de iki nokta kullanılmıştı.

Harekeleme işinden hemen sonra da harflerin noktalanması işi gerçekleştirilmiştir. Bu işi de Irak valisi Haccac b. Yusuf (95/713)’un emriyle Düeli’nin talebesi Nasr b. Asım (89/708) yapmıştır. Bazı rivayetlerde de bu noktalama işini Yahya b. Ya’mer (129/746)’in gerçekleştirdiği belirtilmektedir. Şu var ki Basra’da bu iki zatın başlattıkları noktalama hareketi, daha sonra Medine’ye ve diğer İslam beldelerine yayılmıştır.

İlk dönemlerde uygulanan ve noktalarla gösterilen hareketlerle, benzer harfler için uygulanan noktalar Mushaflarda farklı renklerle işaretlenmiştir. Bir süre devam eden bu uygulama Halil b. Ahmed (175/791)’in bildiğimiz hemz, teşdid, sıla, revm ve işmam gibi diğer noktalama işaretlerini tamamlamasıyla son şeklini almıştır.

Kur’an-ı Kerime hareke ve nokta konulması meselesi başlangıçta tartışma konusu olmuş aralarında Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Mes’ud ve İmam Malik’in de bulunduğu bir grup selef alimleri bu hareketi hoş karşılamamışlardır. Fakat sonraki dönemlerde, hareke ve noktalama hareketinin Kur’an-ı Kerim’e herhangi bir zarar değil, yarar getireceği düşüncesi ağırlık kazanmıştır. Bu yüzden nokta ve harekelemeye ruhsat verilmiş, hatta müstehap olduğu söylenmiştir.

Halife Velid (86-96) mushafların yazılışı için, hattının güzelliğiyle şöhret bulan Medine’de Mescid-i nebevi’nin mihrabındaki hattın sahibi olan Halid b. Ebi’l-Heyyac’ı gönderdi. Hicri dördüncü asrın sonlarına kadar hattatlar mushafları kufi yazısıyla yazmaya devam etti. Hicri beşinci asrın başlarında onun yerini güzel nesih yazısı aldı. Günümüzde kullanmakta olduğumuz nokta ve harekelerin hepsi bu yazıda mevcuttur. Kur’an’ın ilk baskısı 1530 yılında Bındıkiyye’de gerçekleşmiş lakin kilisi bunu hemen yok etmiştir. Müslümanlar tarafından ilk baskısı 1787 yılında Rusya’nın Saint-Petersbourg şehrinde Mevlay Osman tarafından gerçekleştirilmiştir. 1828 yılında ilk taş baskı Tahran’da yapılmıştır.1877 yılında İstanbul’da basıldı. 1923 yılında Kahire’de Kral Fuat’ın emriyle Ezher ulemasının eşliğinde Hafs rivayeti ile Asım’ın kıraatine göre basılan Kur’an’ı İslam alemi çok beğendi ve neredeyse tek nüsha durumuna geçti.[221]

Kur’an’ın nokta ve harekelenmesiyle ilgili bir çok eser yazılmıştır. Bunlar arasında Ed-Dani (444/1053)’nin “El-Muhkem fi Nakti’l-Mesahif” adlı eseri meşhur olanıdır.[222]     

 

7- Yedi Harf Ve Kıraat Meselesi:

 

Kur’an-ı Kerim’in kıraatıyla doğrudan ilgili meselelerden olan yedi harf ve kıraat meselesi ilgili alimlerin en çok üzerinde durdukları konular arasında yer almıştır. Bu iki konu birbirine karıştırılmış, bazen aynı şeyler olduğu söylenmiş, bazen de ayrı ayrı şeyler oldukları belirtilmiştir. Kanaatimizce birbirinden ayrı olan bu meseleleri anahatlarıyla anlatalım:

 

A) Yedi Harf Meselesi:

 

Bize 21 sahabiden ulaşan ve sayısı 46’yı bulan hadislerde rivayet edildiğine göre Kur’an-ı Kerim yedi harf üzerine inmiştir. Özellikle Ubey b. Ka’b ve Ömer’den (r.a.) rivayet edilen hadislerde bu durum vurgulanmıştır. Nitekim Ubey b. Ka’b’ın rivayet ettiği hadiste belirtildiğine göre Cebrail Rasulullah’a üç defa gelmiş ve her gelişinde Kur’an’ın bir, iki ve üç harfle okunuşuna ilişkin ilahi emri tebliğ etmiştir. Rasulullah, Kur’an’ın üç harfle okunuşunun bile ümmete zor geleceğini Cebrail’e bildirmesi üzerine melek dördüncü gelişinde şöyle demiştir: “Allah sana ümmetinin Kur’an’ı yedi harf üzere okumasını emrediyor, hangi harfle okurlarsa doğruyu bulmuşlardır.”[223]

Ömer’in (r.a.) rivayet ettiği hadiste ise, Hişam b. Hakim’in Furkan suresini okuyuşuna ilişkin olarak Ömer’in gösterdiği tepki anlatılmış, karşılıklı tartışan bu iki sahabinin Rasulullah’ın huzuruna gelerek anılan sureyi farklı biçimde okudukları nakledilmiş, sonunda da Rasulullah’ın şöyle buyurduğu kaydedilmiştir: “Bu Kur’an yedi harf üzerine indirilmiştir. Bunlardan hangisi kolayınıza gelirse onu okuyunuz.”[224]

Yedi harfin ne anlama geldiği ve neye delalet ettiği hususunda alimler farklı görüşler öne sürmüşlerdir. Konuyla ilgili görüşleri 40’a kadar çıkaranlar varsa da bunların belli başlıları şunlardır:

1) Yedi Harf tabiri kendi başına müşkil bir terimdir. Bu kapalılık hem harf, hem de yedi kelimesinden gelmektedir. Çünkü harf kelimesi, bir çok anlamlara gelen müşterek bir lafızdır. Yedi rakamı ise, bilinen sayı olduğu gibi, çokluktan kinaye olarak kullanılabilir.

2) Yedi Harf, meşhur yedi lehçedir. Bu lehçeler ise, Kureyş, Huzeyl, Sakif, Hevazin, Kinane, Temim ve Yemen kabilelerine aittir.

3) Yedi Harf, yedi vecihtir. Yani bir şeyin aynı anlama gelen çeşitli lafızlarla söylenmesidir. “Akbil, Helümme, Teal” lafızlarının “Gel” anlamını ifade etmesi gibi.

4) Yedi Harf, yedi çeşit kelamdır. Emir, nehiy, helal, haram, muhkem, müteşabih ve emsal gibi.

5) Yedi Harf, Kur’an’ın mutlaka yedi lehçe ile değil, yer yer farklı lehçelerle okunabileceğinin ifadesidir.

6) Yedi Harf, kıraat imamlarına nisbet edilen yedi kıraat değildir.

7) Yedi Harf, Kur’an’ın okunuşu hususunda Yüce Allah’ın, Rasulullah’ın isteğini kabul ederek kullarına tanıdığı bir ruhsat, kolaylık ve genişliktir.

8) Yedi Harf, Kur’an’daki bazı kelimelerin okunuşlarında görülen bir tür çeşitliliktir. Bu çeşitlilik hiç bir zaman, anlamda herhangi bir çelişkiye ve farklılığa sebep olmamaktadır.

Şimdi de Yedi Harf uygulamasına ilişkin bazı örnekler verelim: “Ekvemu kîla” ayetini “Esvebu kîla” şeklinde okuyarak “Ekvemu, Esvebu ve Ehbe’e” kelimelerinin aynı anlama geldiğini belirtmiştir. Ömer (r.a.) “Fes’av” kelimesini “Femdu” biçiminde okumuştur. Ebu’d-Derda “Taamu’l-Esîm” kelimelerini bir türlü okuyamayan kimseye “Taamu’l-Facir” okumasını söylemişti. Ayette geçen “Zehrafe” kelimesinin yerine İbn Mesud’un “Zehebe” kıraatine rastlanmıştır.

Sonuç olarak Yedi Harfle ilgili şunu söyleyebiliriz: Birinci asrın ilk yarısından itibaren Kureyş lehçesinin ve eğitiminin yaygınlaşması üzerine Yedi Harf meselesi, önemini kaybetmiştir. Zaruretten dolayı, kısa bir süre için ruhsat olarak getirilen bu uygulama artık sona ermiştir. Bugün ise, ilmi bir mesele olarak incelenmekten başka bir değeri yoktur.[225]

 

B) Kıraat Meselesi:

 

Kur’an kelimeleri üzerinde med, kasr, hareke, sükun, nokta ve i’rab yönünden farklı okuyuşlara kıraat denmiştir. Osman (r.a.) zamanında çoğaltılarak belirli merkezlere gönderilen Mushafların harekesiz ve noktasız oluşu muhtelif kıraatlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Hicri 1. asrın ikinci yarısından itibaren Medine, Mekke, Kufe ve Basra’da kıraat mektepleri açılmaya başlanmış, 2. asrın başlarından itibaren de çok çeşitlenen kıraatler içinde tercih edileni belirtmek üzere Yedi Kıraat (Kıraat-ı Seb’a) tabiri yaygınlaşmıştır. Konuyla ilgili çalışmalar yapılmış, yazılan eserlerle kıraat bir ilim olarak tesbit edilip uygulanmıştır. Nihayet Ebu Bekir b. Mücahid (324/925) yazdığı “Kitabu’s-Seb’a” isimli eseriyle kıraatları yedide sınırlarken sahih kıraatları da toplamıştır. Yalnız bu yedi kıraatin Yedi Harften ayrı olduğu, aralarında bir ilginin kurulmaması gerektiği unutulmamalıdır. Daha sonra İbnü’l-Cezeri (833/1429) başta olmak üzere bir grup alim, Yedi İmama üç meşhur imamın da kıraatlarının eklenmesini uygun bulmuşlar, dolayısıyla kıraatların sayısı ona (Kıraat-ı Aşere) yükselmiştir. Böylece Yedi Harfin yedi kıraatla açıklanmasına yönelik arayışlar da sona erdirilmiştir. Bu on kıraate dört kıraatın da ilave edilmesiyle 14’ü bulduğu görülmektedir.

Belirtilen ve sayısı 14’ü bulunan sahih kıraatlarda müslümanlar için ezberleme, anlama ve hüküm çıkarma gibi kolaylıkların söz konusu olduğu bilinmelidir. Kıraat uygulaması sünnettir. Farklı kıraatlere Rasulullah tarafından müsaade edilmiştir. Kıraatler sahih ve şazz olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Tevatür derecesine ulaşan sahih kıraatlere “mütevatir”, tevatür derecesine ulaşmayan veya gramer ölçülerine göre ortaya konan kıraatlere de “şazz” denir. Kıraat imamlarının arasındaki ihtilaf “kıraat” adını alırken, ravilerin ihtilaflarına “rivayet” denilmiştir. Diğer ihtilaflara ise “vecih” denilmiştir. Kıraat imamlarına “Kari, Kurra” veya “Mukri, Mukriun” denilirken, rivayet edenler de “Ravi. Ruvat” diye isimlendirilmişlerdir.

Kur’an kelimelerinin madde ve lafızda değil, sadece şekil ve suretinde beliren kıraatle ilgili bazı örnekleri şöyle sıralayabiliriz:

1) Harflerin tek veya çift noktalarının, harflerin üst veya altında yer alması (Ya, Ta, Bâ ve Nûn harflerindeki gibi.)

2) Hareke değişmeleriyle ilgili olabilir. “Bi’l-buhli” kelimesinin “Bi’l-behali” şeklinde okunuşu gibi.

3) “Hum” zamiri harekelendirilir. “Aleyhimu, minhumu” gibi.

4) Lehçe farkları gözetilebilir. “Berie-Berae” gibi.

Mütevatir sayılan on kıraatın imamları ise şunlardır:

1) Ebu Abdurrahman Nafi (169/785) Nafi’nin ravileri, Kalun ve Verş’tir.

2) Abdullah b. Kesir (120/738)

3) Ebu Amr (154/771)

4) Abdullah b. Amir (118/736)

5) Asım b. Ebi’n-Necud (127/745) Asım’ın ravisi Hafs’dır.

6) Hamza b. Habib (156/773)

7) Ali b. Hamza el-Kisai (189/805)

8) Halef b. Hişam (229/844)

9) Ebu Ca’fer el-Ka’ka (130/748)

10) Ebu Muhammed Ya’kub b. İshak

Sayılan on mütevatir kıraatin bugün üç tanesi fiilen kullanılmakta olup diğerleri bir ilim olarak tetkik edilmektedir. Pratik olarak uygulanan üç kıraat şunlardır:

1) Ebû Amr kıraatı, sadece Sudan’ın bir kısmında kullanılan bu kıraat yaygın değildir.

2) Nafi’ kıraatı, Mısır hariç Kuzey Afrika’da tutunmuş bir kıraattir.

3) Asım kıraatı, yeryüzündeki müslümanların büyük çoğunluğu Asım kıraatını ve Hafs rivayetini kullanmaktadır. Mushaflar da bu kıraata göre basılmaktadır.[226]

Bir kıraatın sahih olabilmesi için onun, üç vasfa sahih olması gerekir:

1) Rasulullah’dan sahih senedle rivayet edilmesi.

2) Osman’ın (r.a.) mushafına takdiren de olsa uygun olması.

3) Arapçanın kaidelerine uygun olması.[227]

 

8- Mushafların Bölüm Ve Parçalarıyla İlgili Bilgiler:

 

Kur’an-ı Kerim’in 114 sure 6666 (veya 6236) ayetten meydana geldiğini görmüştük. Şimdi de Kur’an’ın bölümleri ve parçalara ayrılışına ilişkin bazı bilgiler verelim:

1) Kur’an’daki kelime sayısı: 77.934 veya 77.437’dir.

2) Kur’an’daki harf sayısı: 326.048 veya 323.671’dir. Kelime ve harf sayısındaki farklılık, imla ve kıraattaki ihtilaftan ileri gelmektedir.

3) Cüz: Mushaflar 30 cüze ayrılmıştır. Her cüz 20 sayfadan oluşmaktadır. Mushafların sol tarafındaki sayfa kenarına konan işaretlerle gösterilmiş, içine cüz yazısı ve sayısı yazılmıştır.

4) Hizib: Cüzün dörtte birini oluşturan beş sayfalık bölümün adıdır. Toplam hizib sayısı 120’dir. Bunlar sayfa kenarlarına konulan ve içine hizib yazılan işaretlerle gösterilir.

5) Kur’an’ın bölümleri: Kur’an’ın ilk ve ikinci yarısı, birinci, ikinci ve üçüncü üçte birleri, birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü dörttebirleriyle, beş, altı ve yedide birleri çeşitli eserlerde gösterilmiştir.[228] 

6) Duraklar: Ayetleri birbirinden ayırmak için konulan işaretlerdir. İlk zamanlarda Mushaflarda bulunmayan duraklar, daha sonra daire meyilli çizgiler halinde yapılmıştır. Daha sonraları yalnız daire halinde gösterilmiştir. Zamanla bu daireler gül şeklini almış veya içi süslü daireler olarak kalmıştır. Zamanımızda basımı yapılan Mushaflarda çeşitli şekillerde durak işaretlerine rastlanmaktadır. Çoğunlukla da bu durakların içinde ayet numaraları yazılıdır.

7) Secavendler: Okunan yerin anlamı göz önünde bulundurularak konulmuş bir tür noktalama işaretleridir. Secavendler, işaretlerin büyük bölümünü ilk defa uygulayan Muhammed b. Tayfur Secavendi (560/1165)’nin ismiyle anılmışlardır. Her bir vakf ve vaslın çeşitli durumlarıyla, konulan ifade eden bu işaretler “Mim, Tı, Cim, Sad, Kaf” gibi harfler, “Kıf” ve “Sıl” gibi kelimeler veya üçlü noktalarla gösterilmiştir.

8) Tahmis ve Ta’şir: Surenin her beş ayetinin sonuna “Hams” kelimesinin yazılmasına “Tahmis”, her on ayetin sonuna da “Aşr” kelimesinin yazılmasına “Ta’şir” denilir. Bunların “Ha” ve “Ayn” harfleriyle işaretlendiği de görülmektedir.[229] Türkiye’de basılan Mushaflarda bu işaretlere rastlanmamaktadır. Ancak bu mushaflarda görülen “Aşr” işaretinin ise konu başlangıç ve bitimini ifade eden “Ruku alametleri” olduğu bilinmektedir.

9) Sure başlıkları: Her surenin başında o surenin adının, nerede nazil olduğunun ve ayet sayısının belirtildiği kısımdır. 

10) Secdeler: Kur’an’da 14 yerde geçen secde ayetini belirten işaretlerdir. Bu işaretler secde ayetinin hizasına konulmuş ve içine “Secde” yazılmıştır. 

 


KONULU TEFSİR USULÜ ÇALIŞMALARI

 

KUR’ANİ İLİMLER

 

Konularına göre Tefsir Usulü çalışmaları deyince, Kur’an tefsiriyle yakından ilgili olan veya Kur’an’ın kendi yapısına ait ilimler üzerindeki araştırmalar anlaşılmaktadır. Kur’an ilimlerini konularına göre ele alıp inceleyen ve bu şekilde Tefsir Usulü içinde yer alan Kur’an ilim dallarını tesis eden çok sayıda araştırmacı alim bulunmaktadır. Bu konuların her biri, müstakil olarak tedvin edilmiş eserlerle tanıtılmıştır.

Konularına göre Tefsir Usulü Çalışmalarını, A) Mushaf ve Kıraat bilgisine ilişkin çalışmalar B) Kur’an ilimleriyle ilgili çalışmalar olmak üzere iki gruba ayırmak mümkündür. Şimdi bu iki gruba giren ilim dallarını, alimlerini ve geliştirilen literatürü tanımaya çalışalım.

 

A) MUSHAF VE KIRAAT BİLGİSİNE İLİŞKİN ÇALIŞMALAR:

 

Kur’an-ı Kerim’le doğrudan bağlantılı olan ilimlerdir ki bunları Resmü’l-Mushaf, Tecvid İlmi, Kıraatu’l-Kur’an, Vakf ve İbtida şeklinde tasnif edip inceleyeceğiz.

 

1- MUSHAF’IN YAZISI (RESMܒL-MUSHAF)

 

Kur’an’ın yazısıyla ilgili olarak doğan ilme “Resmü’l-Mushaf” ismi verilmiştir. Kur’an’ın kendine mahsus bir yazı şekli vardır ki, buna “Resmü’l-Osmani” denir. Bu yazı şekli Osman (r.a.) zamanında istinsah edilen Mushafta da belirlenmiş ve günümüze kadar aynen muhafaza edilmiştir. Müslümanlar da başlangıçtan beri bu Mushafların yazısına titizlikle uymuşlar ve imla tarzına sadakatle bağlı kalmışlardır.

İşte bu titizlik sebebiyle ilk asırlardan itibaren Kur’an’ın yazısıyla ilgili olarak müstakil eserler yazılmıştır. Yazılan eserlerde, Kur’an’ın yazısının kendine mahsus özellikleri anlatılmakta, kelime ve harflerin çeşitli durumlarda nasıl yazılmış oldukları inceden inceye tesbit edilmektedir.

Osman (r.a.) zamanında yazılıp çoğaltılan Mushafların yazısında arapça kaidelere uymayan bazı yerlerin bulunduğu bilinmekle birlikte bir kısım alimler, Mushafların bu şekilde yazılmasının çeşitli hikmetlere dayandığını söylemektedirler. Bazı bilginler de bu imla tarzının o devirde yazının olgunlaşmamış olmasından ileri geldiğini söylemektedirler.[230]

Ancak alimlerimizin çoğunluğuna göre Mushafın imla tarzına uymak vaciptir. Mezhep imamları da bu yazıya uymanın sünnet olduğunu ve korunmasının gerektiğini, başka bir yazıyla Mushafın yazılmasının haram olduğunu belirtmişlerdir.[231] 

Kur’an’ın bütününün yazısıyla ilgili olarak müslümanlar arasında icm⒠meydana geldiğine göre, artık bu yazının değiştirilip yerine başka bir yazının konması mümkün değildir. Buna göre Kur’an’ın latin harfleriyle yazılması caiz görülmemektedir. Üstelik arap yazısının dışında bir yazı, Kur’an-ı Kerim harflerinin mahreçlerine ve tecvid kaidelerine uygun biçimde okunmasına yeterli olmadığı gibi kıraat vecihlerini de ifade edemez. Bu arada şimdiki yazının Kur’an’ı ezberleme hususunda hafızaya büyük yardımı olduğu bilinmektedir.

Yüzyıllar boyunca Kur’an-ı Kerim, Osman (r.a.) Mushaflarına uygun olarak meşhur hattatlar tarafından çok güzel yazılarla yazılmıştır. Özellikle Türk hattatlar bu uğurda üstün maharet göstermişler, yazıya en güzel ve en mükemmel şeklini vermişler, adeta sanat yarışına çıkmışlardır. İstanbul, Kahire, Paris, Londra, Vatikan, Berlin, Petersburg, Gırnata vb. kütüphanelerde çok kıymetli Mushaflar bulunmaktadır.

Mushaf, ilk defa Avrupa’da basılmıştır. Elde en eski baskı, 1694 yılında tab’ edilen Hamburg nüshasıdır. Muhtelif vilayetlerde ve değişik tarihlerde tab’ edilen Mushaflarla birlikte İstanbul’da ilk basım (1288/1871) ile (1291/1874) tarihlerinde gerçekleştirilmiştir. Kahire basımı ise (1281/1864)’dür.[232]

 

Resmü’l-Mushaf’a Dair Kaynaklar:

 

1)

37)

 

2- TECVİD İLMİ

 

Tecvid, harflerin mahrec ve sıfatlarına uymak suretiyle, Kur’an-ı Kerim’i hatasız okumayı öğreten ilimdir. Kur’an-ı Kerim’i okumak apayrı bir özellik arzeder. Bu okuyuşun herkesin kolayına geldiği şekilde bir okuyuş olmayıp, lüzumlu kaideleri öğrenmeyi sağlayan Tecvid ilmine bağlı bir okuyuş olarak gerçekleştirilmesi gerekir. Müzzemmil suresinin 4. ayetinde “Kur’an’ı tertil ile (açık açık, tane tane) oku.” buyrulurken tertil kelimesi, tecvid ve vakfı bilmek şeklinde yorumlanmıştır.[233] Yani ayette tecvid ile Kur’an okuma gereğine işaret edilmiştir.

 Nitekim Rasulullah da Kur’an’ı tecvid ile okumuş ve tecvidin lüzumunu belirtmiştir. Ashab-ı Kiram da tecvid ile okumuş, tecvid konusunda icma’ hasıl olmuştur.[234] Bu durumda tecvidi inkâr etmek küfürdür. Ona gereken önemi vermemek ve saygı göstermemek de büyük günah sebebidir. Tecvid ilmi olarak öğrenmek farz-ı kifayedir. Açık hatadan (Lahn-ı Celi) kurtaracak kadar tecvide riayet etmek de farz-ı ayndır.

Tecvid hem teorik hem de pratik yönü olan bir ilimdir. Nazari yönü tek başına öğrenilse bile ameli yönü mutlaka tecvidi bilen bir üstadı gerektirir.

Birçok alim tecvid ilmini kıraat ilminin bir parçası saymışlarsa da tecvid, kıraat ilminden ayrı olarak değerlendirilmelidir. Çünkü kıraat ilminde ağırlıklı olarak kelimeler, tecvid ilminde ise harfler ve onların çıkış yerleri (mahrecler) incelenmekte ve uygulanmaktadır.[235] Bir çok kıraat kitabında tecvidle ilgili bilgiler yer almakla birlikte müstakil eserler de yazılmıştır. Bunlardan bazılarını kronolojik olarak tanıyalım.

 

Tecvide Dair Kaynaklar:

 

1)

31)

 

3- KIRAAT İLMİ (KIRAATU’L-KUR’AN)

 

Kur’an-ı Kerim’in kelimelerinin okunuşlarını ve ihtilaflarını nakledenlerine nispet ederek bildiren ilme “Kıraetü’l-Kur’an” veya “Kıraat İlmi” denir.[236] Kıraat İlmi, Kur’an-ı Kerim’le doğrudan meşgul olan ilimlerin en başında gelmektedir.

Kıraat İlminde kelimelerin telaffuz ve okunuşları incelenmekte, mütevatir ihtilafları elde edip koruma melekelerini kazandırma hedeflenmektedir. Böylece kelime telaffuzlarında hata, tahrif ve tağyir ihtimalleri ortadan kalkmış olur. Ayrıca kıraat imamlarının da herbirinin okuyuş biçimleri öğrenilir. Kıraat ilmi sayesinde Kur’an’ın okunuş ve şekilleri de bilinir. Bu ilmin ihmal edilmesi durumunda, kıraatlere dayalı olarak çıkarılan dini hükümlerle, birtakım fıkhi konuların dayanakları yitirilmiş olur. Meydana gelmesi istenmeyen böyle bir kötü sonuç, ancak Kıraat İlmiyle önlenir.

Konusu doğrudan doğruya Kur’an olması bakımından, Kıraat ilmiyle asırlar boyu müslümanlar meşgul olmuşlardır. Asr-ı Saadette müslümanların ilk öğrendikleri ilmin Kur’an, dolayısıyla Kıraat İlmi olduğu bellidir. Sahabe de Kur’an’ı ve onun kıraatını öğrenmiş ve ezberlemiştir. Bu bakımdan Kıraat İlmi İslami ilimlerin ilki ve en kıdemlisidir.[237]

Hicri 3. asırdan itibaren kıraat alanında pek çok eser yazılmıştır. Bunlardan bir kısmı matbudur. Ancak çok büyük bir kısmı ise yazma halinde kütüphanelerde korunmaktadır. Tesbit edebildiğimiz bazı eserleri kronolojik sıra içinde tanıyalım.

 

Kıraatte Şâzz:

 

Kur'an'ın mütevatir olan on kıraati (Kıraat-i Aşere)nin dışında kalan kıraatlerdir.

Suyûtî ve Zerkeşî şâzz kıraati şöyle tarif ederler: "Mütevatir kıraatlere mahsus olan üç şarttan birisi eksik olursa o şâzzdır"[238]

Mütevatir kıraatlere ait üç şart şunlardır:

1- Bir vecihden bile olsa Arapça'nın gramerine uygun olmalıdır.

2- Takdiren olsa bile, Hz. Osman'a nisbet edilen mushaflardan birinin resm-i hattına uygun olmalıdır.

3- Meşhur yedi ve on kurranın kıraatinden başka olsa bile, sahîh ve muttasıl bir senedle Rasûlullah (s.a.s.)'a ulaşmalıdır.[239]

İşte bir kıraatte bu şartlardan birisi eksik olursa ona "şâzz kıraat" denir.

Şâzz kıraate örnek: İbnü's-Sümeylâ'nın Yûnus sûresinin 92. âyetini, "fe'l-yevme nünahhîke bi'bedenike litekûne limen halefeke âyeten" diye okuması.

 

Şâzz Kıraat İmamları:

 

1- Muhammed b. Abdurrahman b. Muhaysın (İbn Muhaysın).

2- Ebû Muhammed Yahya b. el-Mübarek b. el-Muğîre el-Adevî el-Basrî (Yezîdî).

3- Ebû Saîd el-Hasen b. Yesâr el-Basrî (Hasen-i Basrî).

4- Ebû Muhammed Süleyman b. Mihran el-A'meş el-Esedî el-Kûfi (el-A'meş)[240]

 

Şâzz Kıraatlerin Kısımları:

 

1- Sahabenin icmaına dayanan, fakat tevatür derecesine çıkamayan kıraatlerdir. Bunlara "Âhâd" kıraatler denir. Bunlar da ikiye ayrılır:

a) Meşhûr olan şâzz kıraatler.

b) Meşhûr olmayan şâzz kıraatler.

Bu kıraatler bütün imamlara göre muteber sayılmazlar ve dinî hükümlere delil olarak kullanılamazlar.

2- Gramer bakımından tashîh tekliflerinden ibaret olan ve hiçbir dinî esasa dayanmayan şâzz kıraatler.[241]

 

Şâzz Kıraatlerin Hükmü:

 

Mekkî b. Ebî Tâlib ve İbnü'l-Cezerî, şöhret bulması şartıyla şâzz kıraatin kabul edilip okunabileceğini söylemekle[242] beraber ulema, şâzz kıraatin okunamayacağında icma etmiştir. Ulemadan bir kısmının bu konudaki görüşleri şöyledir:

İbnü's-Sübkî: "Şâzz kıraatleri okumak caiz değildir. Kur'an olmadıkları için namazda ve haricinde okunamazlar."

İmam Nevevî: "Namazda ve namaz dışında şâzz kıraatleri okumak caiz değildir. Çünkü onlar Kur'an değildir. Kur'an ancak tevatürle sabit olur. Şâzz kıraat ise mütevatir değildir. Bundan başkasını söyleyen ya yalancıdır veya cahildir. Eğer bunu kabul etmeyip de bir kimse şâzz kıraatle okursa, namaz ve onun dışındaki kıraatî reddedilir."

Bağdat fakihleri, şâzz kıraatle okuyan kimsenin tevbe etmesinin lüzumu üzerinde ittifak etmişlerdir.

İbn Abdi'l-Berr, şâzz kıraatle namaz kıldıranın arkasında namazın sahih olmayacağı konusunda müslümanların icmaının bulunduğunu nakleder.

Zerkeşî, Mâlikî mezhebinde olanların da aynı görüşte olduklarını ve İmam Mâlik'in mushafın hattına uymayan, İbn Mes'ûd ve diğer sahabeden birinin kıraati ile okuyan kimse hakkında, "Onun arkasında namaz kılınmaz" dediğini nakleder.

Subhi es-Salih, Kur'an'ın âyetlerinin sayısını, Kur'an'daki en uzun ve en kısa kelimelerin hangisi olduğunu, Kur'an'daki harekeli harflerden en çok hangilerinin olduğunu tesbit etme çalışmaları yanında şâzz kıraatlerle uğraşmayı da bir nevî ilmî israf olarak niteledikten sonra, "Değilse onlar da kesin olarak biliyorlar ki, Kur'an olması kesinleşmeyen bir kıraat, kendileri için de, başkaları için de, onu namazlarda veya diğer zamanlarda okumak caiz değildir ve hiç kimse bunlara inanmaya mecbur tutulamaz" demektedir.[243]

 

Kıraat İlmi Kaynakları:

 

1)

42)

 

4- VAKF VE İBTİDA

 

Durmak anlamına gelen vakf, okumaya tekrar başlamak niyetiyle nefes alacak kadar bir süre için sesi kesmekten ibarettir. Başlama anlamına gelen İbtida ise, ilk defa okumaya başlamak veya vakftan sonra tekrar başlamak demektir.

Vakf ve ibtida, Kur’an’ın manasının iyice anlaşılabilmesi için gereken önemli bir husustur. Bir şiir veya nesrin durulacak ve başlanacak yerlerine, başka bir deyişle noktalama işaretlerine riayet edilmeden okunmasının, o metni ne kadar anlaşılmaz ve çirkin hale getireceği bilinmektedir. O halde sözlerin en yücesi ve güzeli Kur’an’ı okurken vakf ve ibtida’ya uymak son derece önemli bir keyfiyettir.

Rasulullah’dan gelen rivayetlerden anlaşıldığına göre, tilavette vakf ve ibtida’ya riayet etmek gereği vurgulanmış, riayet etmeyenler suçlanmıştır.[244] Aynı şekilde Ali’den (r.a.) gelen bir rivayet, vakf ve ibtida’nın önemini göstermektedir.[245] Öte yandan bütün alimlerimiz vakf ve ibtida’yı bilmenin lüzumuna işaret etmişlerdir.[246]

Vakf ve İbtida konusuyla ilgili iselerde, Kur’an’ın kelimeleri ve ayetleri üzerinde vakf ve ibtida yapmanın hükümleri ve çeşitleri anlatılmıştır.

Vakf ve İbtida Kaynakları:

 

1)

17)

 

B- KUR’AN İLİMLERİYLE İLGİLİ ÇALIŞMALAR

 

Kur’an-ı Kerim, pek çok ilimler için feyizli bir kaynak olduğu herkesin malumudur. Her isteyen ondan kendi kabiliyeti nisbetinde istifade edebilir. Onda mevcut olan esaslar, düsturlar, umdeler sayesinde bir çok ilimler için istinbatlar yapılabilir. Bizim asıl konumuz bu değil, Kur’an-ı Kerim’in tefsiriyle yakından ilgili olan veya Kur’an’ın bünyesine ait ilimlerdir. Bunların adedi pek çoktur. Biz burada onlardan birkaç tanesine, bir öğrencinin bilmesi lazım geldiği kadarıyla temas edeceğiz. Bu konuların herbiri, müstakil olarak tedvin edilmiş eserlerle teyid edilmiştir. Biz, bu ilimlerden muhtasar olarak bahsettikten sonra, bu konuda yazılmış eserleri de kaydetmeye çalışacağız.[247]

 

1- NÜZUL SEBEPLERİ (ESBABU’N-NÜZUL)

 

Bazı ayet ve surelerin ne gibi sebeplerle indirildiğini bildiren ilim dalına Esbabu’n-Nüzul denir. Aslında Kur’an-ı Kerim’in bir kısım ayet ve sureleri, meydana gelen bazı olaylar ve Rasulullah’a sorulan sorulara cevap olmak üzere indirilmiştir. İşte Rasulullah’a sorulan bir soru veya bir hadise dolayısıyla bir kaç ayetin veya surenin tamamının nazil olmasına sebep olan şeye nüzul sebebi denir. Bir sebebe bağlı olarak inenlerin dışında kalan büyük bölüm ise herhangi bir soru veya onay olmadan doğrudan indirilmiştir. Yani bu tür ayetler, ihtiva ettikleri anlamı anlatmak için nazil olmuştur.[248]

Allah Teala her şeyi bir sebebe bağlamıştır. Bunların bazısını biz görebilir, bazısını da göremeyiz veya izah edemeyiz. İşte Kur’an ayetlerini de bu bağlamda ele almak gerekir. Naslarda ve vesikalarda tarihi hakikatler gizlidir. Vakıalara en doğru olarak şehadet eden tarihdir. Tarih ise yalnız başına neticelere ulaşamaz. Bir neticeye ulaşabilmek için, tabiî sosyal ve edebî ilimler, tarihle müştereken çalışırlar. Bu bakımdan tefsir ilmindeki sebeb-i nüzul bahsini sadece tarihi yönden mülahaza etmemek gerekir. Hüküm teşrii, hüküm tahsisi, Allah’ın kelamının anlaşılması gibi yönler de düşünülmelidir.[249]

 

Nüzul Sebebini Bilmenin Faydaları:

 

Kur’an’daki ayet ve surelerin iniş sebeplerini bilmenin, onları anlamada büyük faydaları vardır. Bu açıdan tefsirde nüzul sebeplerini bilmek, ayetlerin izah edilip açıklanması yönünden son derece önemli ve gerekli kabul edilmiştir. Gerek İslam Tarihi açısından gerekse kasdedilen mananın anlaşılıp şüphelerden kurtulması bakımından Esbabu’n-Nüzulü bilmek gereklidir. Bu yüzden başlangıçta tefsir ilmi büyük ölçüde nüzul sebeplerini bilmekten ibaretti. Sahabiler Rasululah’ın yanında bulunan kişiler olarak hükümlerle sebepler arasındaki münasebetleri kurabilmiş ve tefsiri gerçekleştirmişlerdir. Dolayısıyla nüzul sebebi bilinmedikçe, gerçek manasını anlamak mümkün olmaz. Buna karşılık nüzul sebebi bilinince de anlaşılması kolaylaşır.[250]

Bilhassa tefsir ilminde, sebeb-i nüzulün ayeti izah ve beyan etmesi bakımından lüzumu çok önemlidir. Zaten tefsir sahasında sahabeyi yükselten en mühim amil de budur. Onlar Rasulullah’a bir ayet nazil olduğunda, nüzule sebep olan hadiseyi ve sebebini, sual soranın durumunu ve suali sormasındaki sebebi bilirlerdi. Değişik sebeplerle ve çeşitli hadiselere göre nazil olan ayetler ayrı ayrı hükümleri ihtiva ederlerdi. Sahabenin bazısı ve bilhassa daima Rasulullah’ın yanında bulunan sahabe, hükümlerle sebepler arasındaki münasebeti tesis edebilmişti. İşte bizim de sebeb-i nüzulden kastımız budur. Bidayetteki tefsir ilmi, sebebi nüzulü bilmekten ibaretti şeklinde bir söz hakikatın ifadesinden başka bir şey değildir. Zira hadis mecmualarının tefsir babları hemen hemen sebeb-i nüzule tahsis edilmiş gibidir. Onlar çok kere hükümleri sebeplere bağlayamadıklarından, hükümler mütenakız gibi görünmüştür. Sebepleri bilinmeyen hükümler arasındaki ihtilaflar onları düşünmeye ve muhakemeye sevketmiştir. Sahabe devrinden sonra gelenler ve hatta sahabe devrinde dahi bazı kimselerin ayetleri tefsir ve izahtan çekinmelerinin en mühim sebebi, hükümlerle sebepler arasındaki irtibatı temin edememelerinden ileri gelmektedir. Muhammed b. Sirin (110/728)’den rivayet edildiğine göre “Kur’an’dan bir ayeti Ubeyde b. es-Selmani (72/691)’den sordum. Bana: “Allah’tan sakın. Kur’an’ın ne şey için nazil olduğunu bilenler gitti (kayboldu)” dedi.[251] 

El-Vahidi: “Bu gün, bu hususta konuşanlar, ayetin sebeb-i nüzulünü bilmeden konuşmanın tehlikesini düşünmeksizin cehalet yularını takıyor ve yeni şeyler icad edip yalanlar uyduruyorlar.” sözünü de ilave etmektedir.[252] Keza yine bu şahıs “Bir ayetin sebeb-i nüzulü bilinmedikçe, onun hakiki manasını anlamak mümkün olamaz.” demiştir.[253] İbn Teymiyye de: “Nüzul sebeplerini bilmek ayetlerin anlaşılmasını kolaylaştırır.”[254] diye söylemiştir. İbn Dakik el-Iyd de “Nüzul sebeplerinin beyanı, Kur’an’ın manasını anlamaya kuvvetli bir yoldur.” demektedir.[255]  

Nüzul sebebini bilmenin faydalarını şöyle sıralayabiliriz:

1) Kur’anı-ı Kerim’de emredilen şeylerin hikmetleri anlaşılır, mü’minin imanı kuvvetlenir, müşrikin de doğru yolu bulmasına vesile olur.[256]

2) Ayetlerden kastedilen mana kolaylıkla anlaşılır, şüphe ve yanlışlıklar izale edilmiş olur. Mesela: İçkinin haram kılındığını bildiren ayetler (Maide: 5/90-91) nazil olunca, Rasulullah’a daha önce içki içip ölmüş kişilerin durumu sorulmuştu. Bunun üzerine şu ayet nazil olmuştu: “İman edip salih amel işleyenlere... tattıkları şeylerde, üzerlerine bir günah yoktur.” (Maide: 5/93)[257]

Bu ayetin nüzul sebebini bilmeyen Osman b. Kudame b. Maz’un ve Amr b. Ma’dikerib, ayeti genel manada değerlendirerek, şarabın mübah olduğunu ileri sürdüler. Nüzul sebeplerini bilmemeleri onları işte bu yanlış anlaşılmaya götürmüştür.[258] Şarabın haram olmasına dair ayet nazil olunca, sahabenin zihninde beliren tereddüdü izale etmek için bu ayet nazil olmuştu.[259]

3) Hasr tevehhümü bertaraf edilir. Kur’an’da ayetin zahiri hasr ifade edebilir. Fakat sebeb-i nüzul bilinirse bu hususta yapılması muhtemel hatalar önlenmiş olur. Mesela:

“De ki: “Bana vahyolunan içinde, yiyen bir kimsenin yiyeceği için, ölü eti, dökülen kan, domuz eti –ki bu gerçekten murdardır- ya da Allah’tan başkası adına kesilmiş bir fısk dışında , haram kılınmış bir şey bulmuyorum. Kim kaçınılmaz bir ihtiyaçla karşı karşıya kalırsa, -saldırmamak ve haddi aşmamak şartıyla- Şüphesiz senin Rabbin Ğafur’dur, Rahim’dir.” (En’am: 6/145)

Bu ayete bakarak sadece sayılan dört şeyin haram kılındığı, bunun dışında yiyecek ve içeceklerden haram kılınan başka bir şeyin olmadığını söylemek doğru değildir. Çünkü bunların dışında da haram kılınanlar vardır. İmam Şafii bu ayette hasr maksud olmadığı görüşünü savunmaktadır. Bu ayetin sebeb-i nüzulü tetkik edilecek olursa görülür ki, inad ve kafirliklerinden dolayı, Allah’ın helal kıldıklarını haram, haram kıldıklarını da helal kılan kimseler hakkında nazil olmuştur. Yani bu ayet onların istediklerinin zıt yönünden nazil olmuştur. Cenab-ı Hak bu ayetle onlara: “Helal ancak sizin haram saydıklarınız, haram ise, sizin helal kabul ettiklerinizdir.” demek istemiştir. İmam eş-Şafii de bu görüştedir.[260] 

4) Nüzul sebebi ayetin ihtiva ettiği hükmü tahsis eder. Mesela: Mücadele suresinin başındaki zıhar ayetlerinin nüzulüne sebep olan Evs b. Samit ve karısı Havle, bu ayetlerin kendilerine veya benzeri kişilere tahsis edilebileceğini belgelemişlerdir.[261]

5) Ayetlerin kolayca anlaşılıp ezberlenmesi sağlanır.[262]

Sebeb-i Nüzulü bilmenin en sağlam yolu sahih olan haberlere istinad etmektir. Bu hususta söz söylemek için, Kur’an’ın nüzulüne şahid olan ve onun sebeplerini bilen kimselerden rivayet edilmiş olması veyahutta onlardan işitilmiş olması şarttır. Bu gibi rivayetlerin de sahabeye kadar ulaşmış olması lazım gelir. Sebeb-i nüzul hakkındaki haberler Merfu olarak Rasulullah’a ve sahabeye ulaşmazsa makbul addedilmezler.[263]

Nüzul sebebini kesin olarak gösteren tabirler şunlardır: “Sebebu Nüzuli’l-Ayeti keza...” “Fenezelet...” “Feenzelellah” Bazen de Rasulullah’a sual sorulur ve arkasından vahiy gelir ve sorulan sual cevaplandırılmış olur. Hadisenin cereyan tarzından bu ayetin nüzulüne sebep olduğunu anlayabiliriz. Nüzul sebebini kesin olarak açıklamayan deyim ise: “Nezelet Hazihi’l-Ayetü fi keza...” ifadesidir.[264]

 

Nüzul Sebeplerinin Özellikleri:

 

Hadis mecmuaları ve tefsir kitaplarında, bir ayetin tefsir sebebi nüzulüne ait vakıa itibariyle uygun fakat, şahıslar, zaman ve mekan itibariyle değişik bir kaç sebep zikredildiğini görmekteyiz. Ez-Zerkeşi bu hususu şöyle izah etmektedir: “Sahabe ve tabiun’un adetindendir ki, onlardan biri şu ayet şunun için nazil oldu dedikleri vakit, ondan kastettikleri şey, o ayetin şu hükmü tazammun ettiğini ifade etmek istemeleridir. Yoksa bu hadise ayetin sebebi nüzulü demek değildir.”[265]